Bu makale Radikal Gazetesi'nde 12.11.2008 tarihinde yayınlanmıştır:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=907997&Date=12.11.2008&CategoryID=99
Genellikle devletleri yönetenler ulusal veya uluslar arası krizlerde acil önlemler almaları gerektiğini düşünürler ve bu önlemler kimi zaman krizin daha da derinleşmesine neden olur. Oysa bazen krizlerde yapılacak en mantıklı şey durup beklemektir. Hele bu kriz ülkeniz sınırları dışında başlıyor ve gücünüzün çok ötesinde önlemleri gerektiriyorsa.
Amerikan finans piyasalarında başlayan kriz işte böyle bir krizdi. İlk müdahaleyi yapması gereken ülkeler yani başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler önlem paketlerini hayata geçirmedikçe Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde vaktinden önce alınacak önlemler piyasanın daha kriz gelmeden daralmasına veya ekonominin küçülmesine neden olabilir hatta krize verilecek böyle aşırı ve erken bir tepki piyasaları çok daha kötü etkileyebilirdi. Bu anlamda, krizin başlarında eğer hükümetin bilinçli ve kontrollü olduğunu varsayarsak, Türkiye’de iktidarın yapabileceği pek de bir şey yoktu. Yangının başlangıç noktası olan gelişmiş ekonomilerde acil önlem paketlerinin neler olduğunu ve bu önlemlerin ilk etapta sonuçlarını bekleyip görmek en mantıklısıydı. AKP iktidarının ve ekonomi kurmaylarının bu bilinçle hareket etmediğini anlamak için ise krizin ilerleyen dönemlerini beklemek yeterli oldu ne yazık ki. Bu kriz, sadece Amerika, Japonya gibi gelişmiş ekonomileri değil, Afrika veya Güney Asya’daki az gelişmiş piyasaları bile etkileyebiliyorken ve tüm dünya piyasalarını tsunami dalgaları gibi devirmeyi sürdürürken Türkiye’de iktidar bu bekleyişini ne yazık ki sürdürmeye devam etti.
Dış piyasalardaki veriler size pek bir şey ifade etmiyor olabilir ama içerde, Türk ekonomisinde bu krizin yarattığı öncü dalgalar çoktan görülmeye başlanmışken önlem alınmaya başlanmalıydı.
Tüketici güven endeksi ağustos ayına kadar yükselmesine rağmen krizi elbette ilk hisseden reel ekonominin güven endeksi hızla düşmeye başlamıştı bile. Nisanda 103,2 olan güven endeksi temmuzda 96,1’e ve ağustosta 94,5 e düşmüştü. Sabit sermaye yatırım harcaması nisanda 100,7 iken temmuzda bu rakam önce 97,3’e sonra ağustosta ise 89,2’ye düşmüştü. Cari açığın büyüyeceğinin ve ekonominin ciddi yaralar almaya başladığına en büyük işaret ise ekonomisi ihracata dayalı Türkiye’de ihracat sipariş miktarlarında görüldü. Nisanda 124,3 olan ihracat sipariş miktarı ağustosta 111,1 olurken aynı dönemde toplam istihdam 110,0 seviyelerinden 100,0’e düşmüştü. Enflasyondaki yükselme ise aslında reel ekonominin göstergelerini takip edenler için hiç şaşırtıcı olmamalıydı: Sanayi girdi fiyat endeksi eylül 2007’de 77,2 iken 2008’in aynı döneminde 79,1 e kadar yükselmişti. Üstelik bu oran daha geçtiğimiz temmuzda 47,6 iken!
İç siyasetin derinliklerinde kaybolmuş bir iktidarın alabileceği elbette çok büyük önlemler olamaz. Ama halktan %47 destek alabilmiş bir iktidarın çevresinde hâla aklıselim ekonomistler veya siyasetçiler olduğunu varsaymak istiyorum. Her şeyden önce IMF ile yapılacak ihtiyati bir kredi anlaşmasının ne zararı olabilir? Sonuçta krediyi kullanıp kullanmamak Türkiye’ye kalacak ve elbette bu ekonomi için bir güven çapası olacaktır. Bugün IMF ile yapılacak bir anlaşma, BOTAŞ’ın zararları için doğalgaza ve elektriğe yapılacak zamla sanayiye verilen zarardan daha büyük bir zarar verebilir mi? Hem de iktidarın yerel seçimler öncesi kendi belediye başkanlarını kurtarması pahasına.
Bir yandan FED, Meksika, Brezilya, Güney Kore ve Singapurla swap anlaşmaları yaparken bu ülkelerin bankacılık sisteminde oluşabilecek likidite krizinin de önüne geçilmiş oluyor. Türkiye ise hem IMF ile anlaşmaya hem de FED ile yapılacak bu tür bir anlaşmaya sıcak bakmıyor. Oysa Türkiye piyasalarındaki dolar likidite sorunu artarken, 2009 yılında son 6 yılın en büyük dış borç ödemesi ( anapara artı faiz ödemesi 11,5 mia dolar ) olacak. Krizin başından bu yana Türk bankacılık sisteminden 16 mia dolar çıktığını da düşünürsek 2009 yılında Türkiye’yi 2008’den daha zor bir yıl bekliyor olacak.
Şimdi hükümetten beklenen, seçim ekonomisi içerisinde kaybolmadan mali disiplinin korunması ve alınacak önlemlerle zaten daralan dış piyasanın yanında bir de iç piyasanın daha da daralmaması. Kabul etmek gerekir ki iktidarın işi önümüzdeki dönemde oldukça zor olacak. Ancak bu ekonomimizin, zamanında alması gereken ilaçları almadığı için hastalığı ağırlaşan bir hasta gibi gecikmiş ve belki de acı veren tedavilerle iyileşeceği anlamına geliyor. Peki gerçekten böyle olması gerekiyor muydu?
09.11.2008
Ertürk Demirel
10 Kasım 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder