Bu topraklarda yaşayan, binlerce yıldır üç kıtada devletler kurup kültürünü ikame eden bizler ise yüzyıllardır aynı ekonomik sorunların içinde kıvranıyoruz, çözümsüzlük üzerine siyaset yapıyoruz ve ülke ekonomisini yabancıların eline vermekten vazgeçemiyoruz. Tarihten ders alabilmek için tarihi her defasında tekrar ve tekrar hatırlatmak gerekiyor. Üretim eksikliği ve dış borç hastalığı ile tanışmamız İstanbul’un Fatih’i, Fatih Sultan Mehmed dönemi ile başlasa da iktisatçılar için milat Osmanlı-Kırım savaşı olmuştur. Abdulmecid’in “borç almamak için çok çalıştım, ama durum bizi borç almaya mecbur etti”, dediği ve 1854 Kırım Savaşı sırasında Osmanlı’nın tarihinde ilk dış borcu olarak tarihe geçtiği borç tutarı 3 milyon sterlindi. Borç, İngiltere ve Fransa’da Palmer ve Goldschimid isimli iki bankadan alınırken, kredi tutarının içinden 700 bin sterline de bankacılık masrafı ve borcun ilk taksidi olarak bu iki banka tarafından el konulmuştu. Sonuçta borcun tamamı savaş masrafları için kullanıldığından, borcu geriye ödeyebilmek için yeni bir borç tutarına daha gerek duyuldu. Her seferinde mevcut borcu ödeyebilmek için yeni borç aramaya başlayan, Devlet’i Aliye için hikayesi yüzyıllar süren ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı borçlarının %67’sinin bizlere miras kaldığı bu borç sarmalı hikayesinin Osmanlı kısmı ancak 1951 yılında tüm Osmanlı borçlarının ödenmesi ile bitmiş ancak yeni bir borç sarmalı hikayesi Türkiye Cumhuriyeti’nde yazılmaya çoktan başlamıştı bile.
Osmanlı Devleti ilk borcu alışından yirmi bir yıl sonra yani 1875 de bir bildiri ile 5 yıl borçlarının sadece yarısını ödeyebileceğini ilan etmişse de 1876 yılında borçların geri ödemesini tamamen durdurmak zorunda kalmıştı. Bu karar ile Avrupa Devletleri Berlin Kongresi ile Osmanlı maliyesinin kontrolü için uluslararası bir kurul oluşturulması, 1881 de ise Düyûn-ı Umûmiye idaresinin kurulmasını kararlaştırdılar. Komisyonda İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ile Galata bankerlerinden birer temsilci mevcuttu. Düyûn-ı Umûmiye ile ipek, tütün, alkol, pul, balıkçılık ve tuzdan alınan vergiler ile Bulgaristan, Doğu Rumeli ve Kıbrıs adasından alınan vergiler denetim altına alınıyordu. Tam bir ekonomik esaret altındaki Osmanlı Devleti elbette batı ülkelerine her türlü tavizi veriyordu.
Namık Kemal ile birlikte hürriyet ve tam bağımsızlık fikirlerini tüm yurda yayan Ziya Paşa (1825-1880) , o dönemin tüm bu perişanlık ve ekonomik esaretini şöyle dile getiriyordu:
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm
Aradan geçen bunca zamanda bize ve gelecek nesillere nasıl bir ekonomi bırakıyoruz? Çok eskiye gitmeden, 24 Ocak kararları ile başlayan süreçte yani sadece 1980 yılından beri yaşadığımız ekonomik krizleri hatırlamakta fayda var. Meşhur Nisan Kararları, Asya Krizi, Rusya Krizi, Şubat krizi ve en son 2008 finansal kriz. Neredeyse 3-4 senede bir ekonomik krizler ile mücadele ettik. 2001 yılına kadar büyümek için kamu harcamalarını ve kamu açığını kullanırken 2001 yılından sonra büyümek için borçlananın artık kamu değil özel sektör olduğunu ancak 2008 finansal krizi ile görebildik. Devlet harcamaları kamu açıklarını kapatmak için azalırken, özel sektör geçen yıllarda haklı olarak yeni yatırımlar için daha fazla borçlanmak zorunda kaldı. Nakit sıkıntısı çekenler yada daha kârlı sektörlerde yer almak için yıllardır içinde yer aldığı sektörlerden ayrılmak isteyenler ise bu sanayi veya hizmet şirketlerini yabancılara satmak zorunda kaldı. Diğer taraftan devlet ise her sene vadesi gelen borçları veya faizleri ödeyebilmek için kamu kuruluşlarını satmak zorunda kaldı. Sadece son 5-6 senede neleri, hangi değerlerimizi kaybettik? Türk Telekom, Limanlar, Cep telefonu operatörleri, Finansal kuruluşlar, Petkim, medya kuruluşları, büyük sanayi şirketleri gibi bir çok yapı yabancıların eline geçerken halkımızın yavaş yavaş sadece üzerine yüklenen dış borcu ödeyebilmek için çalıştığı bir ülke haline geldik. Tüm stratejik ve önemli kuruluşlarda söz hakkımızın kalmadığı bir ülke konumuna düşürüldük. Sadece 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda gazetelerdeki kutlama reklamları veren şirketlere bile baktığımızda çoğunun bir zamanlar yerli olan ama artık yabancı şirketlerin elinde olan büyük sanayi ve hizmet şirketleri olduğunu görmek bile bizleri bir kez daha düşündürüyor olması gerekiyor.
Devletin alkol veya tütün satışında yer almaması, şans oyunlarına aracılık yapmaması gerektiğine katılabilir ve devletin ekonomik yapısının liberal değerler üzerine oturtulması gerektiğini haklı olarak söyleyebiliriz. Ancak Rusya, Fransa ve ABD gibi ülkeler enerji, finans, telekom gibi stratejik kurumlarının yabancıların eline geçmesini engellemek için yasalar çıkartırken bizlerin bu kadar gönüllü olmasını da hiç bir liberal değerin içine oturtamıyorum. En son ÖİB Başkanı Kilci bir açıklama yaparak, HalkBankası, Botaş, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nin dahi özelleştirilebileceğini belirtti. Gerçekten merak ediyorum:
* HalkBankası ve diğer kamu bankaları özelleştirilirse hazineye kim borç verecek? Esnaf ve zanaatkarlar, çiftçiler ucuz maliyetli ve uygun vadeli kredileri nereden temin edecek?
* Botaş bugün Türkiye’den geçen boru hatlarını kontrol ediyor. Botaş’ın özelleştirilmesi ile Türkiye’nin tüm doğalgaz ve petrole dayalı enerji yönetimini de devretmiş olmayacak mıyız?
* Tüm bu özelleştirmeler ile birlikte Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun orduya sağladığı destek ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nin santrallere sağladığı kömür yabancılara geçmesi ile birlikte iktidara gelenler neyi yönetecekler? Ülkeyi mi yönetecekler yoksa dış borçların ödenmesini sağlamak için halkın üretimden kopartılıp boyun eğmesini mi?
Atlantik’in öte yakasında, Amerikalı Prof. Niall Ferguson, ülkesinin Osmanlı tarihinin geçmişinden ders alması gerektiği uyarsında bulunurken biz yüzyılardır niye iktisat tarihimizde aynı ekonomik sorunlarla uğraşıyoruz? Yüksek enflasyon, yüksek borç yükü, sürdürülemeyen büyüme bir hastalık gibi yakamıza yapışıyorken belli ki yıllar değil yüzyıllardır iktisat tarihimizde bir çok şeyi yanlış yapmış, ders çıkaramamışız.
Ancak buna şaşırmamak gerekiyor. Dokuz sene sonra bile hâla ’99 depreminin bile yaralarını saramamış ve olası depreme karşı önlemler alamamışken belki de buna da şükretmeyi öğrenmeliyiz!
Ertürk Demirel
26.01.2009


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder