Türk takımları sizce grup maçlarında mı daha iyi konsantre oluyor yoksa eleme maçlarında mı?
Bizim sadece futbolcular açısından değil de sanki genetik olarak kısa vadeli işlerde daha çok konsatre olmak son dakika başarısı özelliğimiz var herhalde. O yüzden grup maçları uzun vadeli konsantrasyon, sistematik çalışma, disiplin gibi bizim çok da tanıdık olmadığımız özellikler gerektirdiği için eleme maçlarında çok daha fazla başarılı olduğumuzu düşünüyorum.
Bunun sebebi sizce ne? Takımların, medyanın ve kamuoyunun maçları algılaması ile mi ilgili? Futbola ne kadar profesyonel yaklaşıyoruz.
Akdeniz toplumu, sıcak kanlı insanlar, her hangi bir iş kolunda da uzun süreli disiplin gerektiren arenada başarılı olacağımızı zannetmiyorum. Ama kısa vadeli işler, pratik zeka, kurnazlık gerektiren işler gerektiren işlerde daha fazla başarılı oluyoruz.
Ama Fransa ve İtalya’da Akdeniz toplumu ve onlar sistemlerini oturtmuşlar. Konsantrasyon, profesyonellik sorun olmuyor onlarda.
İtalya’yı bir kaç defa görme fırsatım oldu. Bize çok benziyorlar. Sokaktaki hengame, yaşam tarzları, trafikteki sorunlar bizi andırıyor. Eğer bizden biraz üstünlükleri varsa kurumsal yapıyı daha çok oturtmuş olmaları olabilir. Belki ödül-ceza yönetmeliğinde daha başarılı olmuş olmaları olabilir. Eğer bizde cezalar caydırıcı uygulanabilmiş olsaydı sorunlar daha çabuk çözülmüş olurdu.
Juventus örneği mesela...
Bizde bunun çok defa yaşandığı söylendi. İspat edildi. Çok güzel bir örnek, onlar bunun karşılığını uyguladılar. Uygulamaya koyuldu. Seksenlerde Milan’ı küme düşürüdüler, 2000’lerde de Juventus’u küme düşürdüler diye on yıl sonral yirmi yıl sonra konuşuluyor olacaktı. Juventus ve Milan’ı küme düşürdüyse bu ülke bizi de küme düşürür diyeceklerdir diğer takımlar.
Bizde böyle bir şey olsa. Mesela son derbi maçından sonra Galatasaray veya Fenerbahçe küme düşürülseydi ne olurdu?
Hiç bir şey olmazdı. Denemedik ki! Hep bir korku cumhuriyeti yaratmışız. Ondan korkarak çekinerek yaşıyoruz. Juventus ve Milan’ı küme düşürdüler bir şey oldu mu? Bunlar dünya çapında taraftarı olan kulüpler. Fenerle Galatasarayla kıyas kabul etmez. Juventus’un iki yüz ülkede taraftarı var desem yalan mı? Tüm dünyada beş yüz milyon taraftarları var desem yalan mı? Vardır yani. Böyle küresel marka değeri olan kulüp. Sadece o sene yayın haklarından 130 mio avro kayıp yaşadılar. Bu sadece bizim bütün havuzun değeri. Sadece Juventus ‘un kaybı bu. Kaybettikleri oyunculara bakın küme düştükleri için: Zlatan İbrahimovic, Zambrotta, Patrick Viera, Cannavaro’yu kaybettiler. Çok ciddi 6-7 dünya çapında futbolcularını kaybettiler. Bir tanesi Galatasaray ve Fenerbahçe’de yok. Keşke bizde de düşürseler de görsek ne olduğunu. Bence hiç bir şey olmaz.
Türk futbolunda kulüpler bazında belli bir istikrar yakalayamadık ne yazık ki. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin başarılarında da bir istikrar göremiyoruz. Sorun nerede? Teknik adamlarda mı, kulüp yöneticilerinde mi, alt yapımızda mı?
Aslında bir zincirin halkaları gibi. Sporcular, teknik adamlar, spor medyası, kulüp yöneticileri bir zincirin arkası. Biri geri giderken diğeri ileri gidemiyor. Geride olan önde olanı çekiyor. Zincirin halkalarının ileri gitmesi için hepsinin ileri gidiyor olması gerekiyor. Beraber hareket etmeleri gerekiyor. Ama sıralamaya koymak gerekirse en geride olanın kulüp yöneticileri olduğunu düşünüyorum. En geriden çeken onlar bence. Sporcular ve antrenörler biraz daha önde olduğunu düşünüyorum. Eğer kulüp yöneticileri o silsileye katılabilseydi ve sporcular ile antrönerler ile kafa kafaya gidebilselerdi bu Galatasaray’ın 2002 ve Fenerbahçe’nin 2008 başarısının en azından orta vadeye en azından yayılabilirdi herhalde. Zaten en azından Fenerbahçe’nin başarısının devamının olmamasında kimse Zico’yu suçlayamaz. Basit bir örnek bu. Kimi suçlayabilirsin bu arada. En geride kulüp yöneticileri, onlardan biraz daha önde ama geride spor medyası en önde sporcular, hakemler ve antrenörler olduğunu düşünüyorum. En önde antrenörler. Sonra sporcular ve hakemler. Aslında hep onların geride olduğunu iddia ediyoruz öyle değil mi?
Hakemleri nasıl görüyorsunuz bu arada?
Kıyas yaparsak çok öndeler. Hem yöneticilerden hem de spor medyasından çok öndeler. Hem bilgi hem birikim olarak.
Aslında İngiltere’de de hakem kararları çok tartışmalı. Ama orda bu kadar baskı olmuyor.
İngiltere’deki durum biraz farklı aslında. Bizdeki hakemleri İtalya ve İspanya’daki tartışmalarla kıyaslamak gerek. İngiltere’de hakemler tam profesyonel ve yarı profesyonel. Bizde hakemlere müsabaka başına 1.500-2.000 TL ödeyebilirken İngiltere’de yıllık 2.5 mio € yıllık bir hakemin bütçesi. 47-49 yaşına kadar hakemlik yapabiliyorlar. Bunlara bu kadar para ödenirken daha fazla yararlanmak istiyorlar. 16 veya 19 profesyonel hakemleri var. Bunları değiştirme şansları yok. Futbolcular da bunun farkında. Bir gerekçe bu. İkinci gerekçe de şu, yine bizden farklı olarak: Premier Lig bir şirket. Yan Premier Lig AŞ gibi. Borsaya açık ve çok ciddi bir şirket. 2.5 mia USD değerinde bir şirket. Toplam küresel futbol değerinin 13 mia USD olduğundan bahsediliyor. 200 tane lig var ve beşte bir değerini tek bir lig almış. 2.5 mia dolarlık bir şirket için konuşmak da biraz cesaret gerektiriyor. Çünkü şirketin borsadaki değerini kafana göre düşüremezsin. Ticari mahkemeye verirler adamı. O yüzden öyle televizyon yorumcuları hakemler ve futbolcular hakkında kolay kolay konuşamaz. Onlar için yargıya güven var, yargı çalışıyor. Burda birisi televizyona çıkıp SüperLig’de şaibe var ama ispatlayamıyorum diyor. Bununla kulüplerin ve Süper Lig’in marka değerini düşürüyor, belki sponsorlarını kaçırıyor. Çünkü sponsorlar lig şaibeli diye sponsor olmak istemiyor. Biz bunu basketbol liginde gördük. Kulüplerin forma reklamları bulamadığı zamanları gördük. Ama bunun hiç bir karşılığı yok. Televizyonda bunu söyleyen adam hâla konuşuyor, on yıl sonra da hâla konuşuyor olacak.
Bununla birlikte futbol mentalitesi de önemli sanırım. Bizim bir futbol ekolümüz yok. Fatih Terim’de sıkça dile getiriyor. Brezilya, Hollanda veya Almanya gibi vir ekol olmalıyız diyor. Bunun başarmak için nereden başlamak gerekiyor?
Bu ekol denilen iş holistik bir iş aslında. Az önce bahsettiğimiz o zincirin halkalarının bir arada hareket etmesi gerekiyor. Ama federasyonun bununla ilgili bir çalışması var. Ben umutsuz değilim. Bir futbol gelişme merkezi kurudular. Yıllık 50 mio TL bütçesi var. Çok ciddi bir rakam var. Futbol paydaşları içinde en fazla payı alıyor. Ne yapıyor? Akademi ligleri kurdu: 12-13-14-15 yaş ligleri kurdu. Buralarda profesyonel takımların alt yapı takımları yarışıyor. Alt yapı organizasyonu sağlıklı olmayanı lige almıyorlar. Mesela alt yapısı çok sağlam olduğunu düşündüğümüz Kayserispor’un çok fazla eksiği olduğu görüldü. Onlara öneriler getirdiler. Bankasya 1. Ligin’de mücadele eden Güngören Belediyespor’un alt yapı ile ilgili hiç bir çalışması yokmuş. Federasyon artık bunları hep denetliyor. Birinci iş bu. İkincisi hakemleri yarı profesyonel yapmak için uğraşıyorlar. Haftasonları hakemleri Silivri’de kampa alıyorlar. Eğitimleri baştan yenilediler. 85 yllık Cumhuriyet tarihinde müfredatı hiç yazılmamış hiç. Hakemlerin eğitimi var ama müfredatı yok. Yazılı bir şey yok. Hocaların keyfine kalmış. Antrenörlerin eğitimi var müfredat yok. Anrenörlük kursları açılıyor yazılı bir şey yok. İnanabiliyor musun? 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde bir müfredat yazılmamış. Federasyon çalışıyor bununla ilgili.
Ekol olmaz elbette.
Tabi, tabi.. Ekol olması mümkün değil. Dolayısı ile bütüncül yaklaşıp, futbolun paydaşlarını tek tek geliştirmek gerek. Bununla ilgili federasyon akil insanlarla destek alıyor. Daha önce spor medyasının bunlardan bilgisi yoktu artık bilgilendiyor. Mesela halı sahaların yönetiminin federasyona geçtiğini biliyor muydunuz? Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nde bununla ilgili protokol yapılmış. Halı sahaların gündüz saatleri boş. Çocuklara spor yaptırılacak nerede yaptırılacağını düşünmüşler, halı sahaların boş saatleri olduğu görülmüş. Atıl saatlerde kullanılmak üzere protokol yapılmış. Düşünülmemiş daha önce. Şimdi düşünen birileri var. Okul antrenörlüğünü geliştiriyorlar. Her okulun bir beden öğretmenini 40 saat eğitime alacaklar. Antrenörler yapacaklar. Böylelikle okul takımlarının başındaki hocalar kafalarına göre değil aldıkları eğitime göre eğitim verecekler.
Federasyon’un çabaladığından bahsettik. Peki Merkez Hakem Kurulu?
Bizim hakemlerin kural bilgisi , fizik kondisyon eksikliklerinin çok olduğunu düşünmüyorum. Bizim hakemlerin en büyük eksikliği moral. Komite bununla ilgili çalılıyor. Ama komite dışında paydaşlara düşen vazifeler var. Bununla ilgili bir çalışma yapılmıyor. Hakemler hakarete maruz kalıyorlar. Mahkemeye gidiyorlar, gitseler de sonuç alamıyorlar. Bunun çözülmesi gerek. Biri kalkıp da sen bekçi gibi düdük çalıyorsun, karınla sorunun var dediğinde adamın mahkemeye gidebiliyor olması gerek. Bu insanların günlük yaşamları da var. Günlük hayatta da işleri var. Günlük hayattaki işinde başına böyle bir şey gelse neler yapabileceğini düşünemiyorum. Ama hakemlik yaptığında kurum zedelenmesin diye hiç bir şey yapamıyor.
Son olarak şunu soracağım. Anadolu takımlarının belediyelere bağlı olması bir sorun mu, aşılabilir mi?
Bu kulüplerin belediyelere veya zengin iş adamlarına bağlı olması ekonomik özgürlüklere bağlı diyoruz. Peki bunların ekonomik özgürlüklerinin sebebi ne? Tamamen kötü yönetimden kaynaklanıyor. Türkiye’de bir Anadolu takımının, 14 takımın yıllık geliri 11-12 mio USD den aşağı değil. Yani yayın havuzundan, isim haklarından, İddia^’dan hiç bir çaba göstermeden aldıkları para bu kadar. Hiç bir şey yapmasınlar, maçlara hiç seyirci gelmesi aldıkları tutar bu. Bu para Hollanda’da, Belçika’da şampiyonluğa oynayan takımların geliri düzeyinde. İsviçre’dekilerin çok üstünde. Bu para çok ciddi bir para. Tahmin ediyorum Az Akmaar’ın geliri bu düzeyde. Bizdeki sıkıntı da kötü yönetimle ilgili. Kötü yöneten, parayı kötü harcayan yöneticilerden hesap sorulamamaması.
Teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.
3 Mayıs 2009 Pazar
Dr Bahadır Kaleağası, TÜSİAD Uluslararası Koordinatörü le söyleşi.
E.D. :Sizinle en son 2005 yılında röportaj yaptığımızda Fransalmanya’dan ve bunun AB de lokomatif olduğundan bahsetmiştik. Bugün bu değişti mi? Son finansal kriz ile AB de yeni bir aktör ön plana çıktı mı? Mesela İngiltere bu ikilinin yanında yeni bir aktör olarak baskın bir rol alabilir mi?
B.K.Berlin-Paris ekseni her zaman AB'de siyasal karar alma sürecinin itici gici görevini üstlenmekte. Fakat sonuca ulşmada Londra'nın onayı ve kriz sonrasında en başından işin içinde olması zorunlu hala geldi. Tabii bu da yetmez, 27 ülkenin herbirinin önemli alanlarda veto yetkisi sürmekte.
E.D. Son finansal krizde AB içinde bir dağınıklık görüldü. En acil konuda tüm devletler ilk etapta kendi ekonomik paketlerini açıklamaya, krize karşı tek başlarına önlem almaya çalıştılar. Bu siyasi karmaşanın etkisi krizin en başında da dolar-euro paritesinde göründü zaten. Kendi içinde hızlı kararlar alamayan, birlikte hareket etmekte geciken bir birlik izlenimi yarattı. Bu sizce bir sorun mu yoksa AB içinde yaşanması gereken bir güven sürecinin bir sonucu mu?
B.K Avrupalılar ekonomilerinin ABD ile sandıklarından da daha sıkı bağlar ve düğümler içinde olduğunu anladılar; küreselleşmeye ve Avrupa siyasal birlik sürecine daha gerçekçi bakmayı öğreniyorlar. Bunun somut bir sonucu AB'de karar sistemi ve kurumların daha etkin işlemesini düzenleyen Lizbon Antlaşması'nın tekrar gündeme gelmesi oldu. Daha önce referandumu olumsuz çıkan İrlanda antlaşma için onay sürecini tekrar başlattı. Nobelli ABD'li ekonomist Krugman da AB'nin artık daha skı para ve vergi politikalarına sahip olması gerektiğine işaret etti. Bir çok alanda krizin AB'ye etkisi "daha fazla Avrupa" ile "çok daha fazla Avrupa" olarak özetlenebilecek bir seçenek dizini yarattı.
E.D. AB’ne yeni üye olan doğu bloku ülkelerin mali sıkıntıları Batı Avrupalılar için yeni vergiler mi demek? Belçika’da Flamanlar ile Valonların yaşadığı ekonomik sorunun bir benzeri AB’nin kuzey ve güney yakası arasında da yaşanabilir mi?
B.K Bugün artık demir perdesiz bir Avrupa var. Fakat tarihin cilvesi olarak, küresel ekonomik kriz ‘demir perde’ kavramını tekrardan gündeme taşıdı. Macaristan AB’nin Orta ve Doğu Avrupalı üyeleri için 190 milyar euroluk bir mali destek paketi talep ediyor. Bu arada Paris daha fazla kamu harcaması ile ekonomileri canlandırmak isterken, Berlin bütçe disiplininden ödün vermeye yanaşmıyor. Sarkozy’nin AB’nin ekonomik istikrar paktının ihlali eğilimlerini Merkel uygunsuz buluyor. Fransa arkasında İspanya, Portekiz, İtalya, İrlanda ve Yunanistan’ın desteği ile hareket ediyor. Merkel’i İsveç, Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Lüksembourg gibi bütçe açığı denetim altındaki ülkeler izlemekte. Eski Orta ve Doğu Avrupa ise bu sefer aynı gemide değil. Macaristan, Bulgaristan ve Romanya Fransa ile benzer çizgide. Polonya ve dönem başkanı Çek Cumhuriyeti ise yardımı ve ‘demir perde’ söylemini gereksiz görmekte. Slovakya ve Slovenya da Euro bölgesi ülkeleri olarak sıkı durmaya çalışmakta. Bu sefer ‘demir perde’ daha ziyade Kuzey-Güney ekseninde Avrupa’ya çökmekte. Tabii bu yalnızca ekonomik ve şimdilik demirden ziyade kalın kadife bir perde.
E.D. AB kendi içinde bir değerler topluluğu, sosyal refah birliği iken gerek Yunanistan’da çıkan öğrenci olayları, gerekse Fransa ve Hollanda’da çıkan göçmen isyanları ile yeni soru işaretleri oluşturdu. AB gerçekten kendi içinde bir sosyal refah birliği olabildi mi? Göçmenlerin, etnik milliytçilerin taleplerini karşılayabildi mi?
B.K Evet AB dünya tarihinde bu ölçekte en başarılı çok kültürlü siyasal ve toplumsal birlik projesidir. Bununla birlikte henüz mükemmel olmaktan çok uzak ve demokratik sistemi içinde AB yurttaşlığı ile etnik farklılıklar arasındaki dengeleri henüz bulamadı.
E.D. Son Nato toplantısında, Danimarka’nın Nato Genel Sekreterliği’ne onay vermemiz için AB kozu kullanıldı. AB ile Nato’yu bağımsız düşünmemiz gerekmiyor mu? Eğer Nato ve AB arasındaki bağ bir koz ise bunu Türkiye neden kullanamadı? Danirmaka’nın neler yapacağını görüp sonra onay vermemiz gerekmez miydi?
B.K Türkiye'nin bu konuda haklı çekinceleri vardı. Bu süreçte yaşanan sorunlar, Türkiye'nin 21. yüzyılın küresel relabet koşullarının gerekli kılığı devlet reformu, uluslararası iletişim anlayşı ve insan sermayesi alyapısındanki zafiyetlerden kaynaklanmakta.
E.D. ABD her fırsatta Türkiye’nin üyeliğini destekleyen demeçler veriyor ve yine her seferinde AB içinde buna tepkiler geliyor. Bu Türkiye’nin bağımsız bir dış politikası olduğu konusunda da şüpheler uyandırmaz mı? AB içinde Türkiye’nin üyeliğini ABD’nın birliğe daha fazla müdahalesi anlamına geleceğine düşünen üyeler olmaya başladı çünkü.
B.K ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinin bilançosu olumlu. Türkiye’nin Batı dünyasındaki jeo-stratejik önem sahibi laik bir demokrasi konumu iyi vurgulandı. Medeniyetler Buluşması da hoş sedalar bırakabilen bir girişim. Irak, güvenlik, terörle mücadele gibi çok önemli konularda, gayet önemli ilerlemeler sağlandı. En önemlisi, Washington-Ankara eksenindeki son yılların frekans bozuklukları ve yörünge sapmaları büyük ölçüde düzeldi. Fakat, ABD'nin Türkiye'nin AB üyeliğine olan desteği, hedefi tekrarlamanın ötesinde, sürece destek olmaya dönüşmeli. Örneğin Başkan Obama'nın son ziyaretinde küresel gündemin bir çok öncelikli konusu geri planda kaldı. Ekonomi, enerji, ekoloji ... Obama yönetiminin Washington’daki asıl gündemi bunlar. Londra, Paris, Brüksel, Berlin, Pekin’deki esas gündemi de bu konular. Ankara nerede? Bir koordinat sorunu mu var? Hangi zaman-mekan düzleminde bocalıyor?
E.D. AB üyeliğine karşı çıkan bir çok yazar nedenlerini açıklarken: AB’nin yer altı kaynaklarının olmaması, nüfusunun yaşlanması, üretimini gelişmekte olan ülkelere kaydırdığı ve uluslararası konularda aktif rol oynayamaması gibi nedenleri gösteriyorlar. Sizce bu tespitin haklı ve haksız yönleri nelerdir?
B.K Bu sorunlar Arupa'da son yüzyılın konuları ve AB üyeliği hedefimizi değil, bu hedefi ve sonrasını nasıl en iyi şekilde değerlendireceğimizi ilgilendiriyorlar. AB üyeliği sayesinde ne İngiltere, Fransa, İspanya gibi büyük ülkeler, ne de Yunanistan, Macaristan, Estonya gibi küçük ülkeler egemenlik kaybetti. Tam tersine, sınırları aşan sorunlar karşısında ve küresel rekabette tüm üyeler güç kazanıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası dengelerde AB en etkili ekonomik ve siyasal güç odağı. Türkiye dışında kalacağı bir AB’nin uydusu konumuna gelir. Asıl o zaman ulusal egemenlik erir. Çünkü coğrafyamızdaki ülkeler AB’nin politikaları ve standartlarına uymadan ekonomik olarak var olamıyor. Uluslararası ticaret, üretim koşulları, standartlar, enerji, güvenlik, ulaştırma, küresel ısınma, teknolojik gelişme gibi bir çok alanda AB politikalarının etki alanı içindeyiz. Üye olarak bu politikaların karar sürecine katılmalıyız. Diğer yanadan, Türkiye’nin mevcut nüfus artışı ve kalkınma sorunları dikkate alındığında ortaya çıkan bir gerçek var: ekonomimiz her yıl yüzde yedi-sekiz oranında büyümeli. Aksi takdirde temel sorunlarına çözüm getiremeyen bir ülkenin derin risklerine maruz kalırız: Milli güvenlik, siyasal istikrar, sosyal barış, uluslararası sorunlar ... Öz kaynaklarla büyüme potansiyeli, diğer Avrupa ülkeleri için olduğu gibi Türkiye için de sınırlı. Uluslararası sermaye hareketlerinden çok daha fazla yararlanmak kaçınılmaz. Daha çok ihracat, yatırım, turist ve teknoloji gerekiyor. Orta Asya, Çin, Japonya ve Orta Doğu dahil tüm dünyanın gözünde Türkiye’nin ekonomik çekim gücünün temel direği AB sürecidir. Halen gümrük birliği içinde Türkiye son on yılda çok daha üstün bir rekabet gücüne erişti. AB’ye göre üç-dört katı hızla büyüdüğü için ticaret açığı azalmadı, fakat oransal olarak artmadı. Türkiye çok daha fazla ürünü ihraç eden, başka ülkelerde yatırım yapabilen, teknolojiye yönelebilen bir ekonomik güç konumuna geldi. Fakat yol daha uzun. AB üyeliği sürecinden koparsak gümrük birliği özellikle üçüncü ülkelere karşı ticarette Türkiye’yi zor durumda bırakır. Dünya ticareti kuralları zaten gümrük birliğini kapsamaya başladı. Müzakere sürecinde bu konuları daha iyi ilerletmeliyiz. Diğer yandan, unutmayalım ki bu süreç esas olarak Türk halkı için çok daha yüksek sosyal haklar, kadın hakları, gıda güvenliği, hava temizliği, ulaştırma güvenliği, vize kolaylığı, eğitim fırsatları, teknoloji, sağlık ve refah getirmeye yöneliktir.
E.D. Sizce Türkye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi ile Türkiye’nin AB ye kazandıracağı en önemli şey nedir?
B.K AB'ye üyelik koşullarına haiz bir Türkiye sayesinde küresel düzende daha güçlü bir Avrupa şekillenecek. Diğer yandan, önümüzdeki yıllarda AB üyeliğine hazır konuma gelmiş bir Türkiye, küresel gelişmeleri de dikkate alarak AB'yi sınamalıdır. Bugünkü gelişmeler ışığında, AB'ye tam üye olmayı kabul etmemiz için en az dört koşul öne sürmeliyiz. (1) AB'nin önümüzdeki dönemde küresel ekonomik rekabet gücü daha yüksek olmalı. (2) AB anayasal düzeni, kurumları, karar alma sistemi çok daha etkin işlemeli. (3) Dünya sahnesinde AB'nin siyasal bütünlüğü ve rolü çok daha etkin olmalı. (4) AB’nin demokratik değerleri ve saygınlığı, Türkiye konusunda olduğu gibi yabancı karşıtı, demagojik, dar görüşlü ve düşmanca siyasal söylem ve tavırlar yüzünden zedelenmemeli.
E.D. Son olarak Ermenistan ile ilgili sorunlar da AB için yeni bir kriter haline getirilmeye çalışılıyor. Bölgede 1915 olayları, Asala, Dağlık Karabağ gibi meseleler varken tek başına 1915 olaylarına odaklanmak sorunu çözer mi? Azerbaycan’a rağmen Türkiye , Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirebilir mi?
B.K AB Komisyonu bu konunun AB hukuku açısından resmi bir kıstas olmadığını Avrupa Parlamentosu'na açıkladı. Fakat siyasal dengelerde Ermenistan yıllardır bu konuda iyi yapılandırılmış bir uluslararası iletşim başarısı gösterdi. Türkiye'nin ise her dış politika konusunda olduğu gibi en zayıf tarafı kendi iç demokratik sorunları oldu. Daha güçlü ve saygın bir demokrasi, etkin bir uluslararası iletşim ves omut girşimleri başkalarınınkilere maruz kalmayı beklemeden uygulayan bir anlayışla bu sorunu aşarız. Önce Azerbaycan ile iyi bir ortak analitik çalışma yapmak ve hareket planı belirlemeli. Hedef ise sınırın açılması, bölgede barış ve refahın artması olmalı. Sınır konusunu tabulaştırmak Türkiye'yi sınırlıyor maalesef. Sınırlar da, Kıbrıs'taki limanlar gibi. Koşullu olarak kısmen açılabilinir. Önemli olan koşulların tanımı ve takvimidir. Bu yöndeki çelişkileri zaman etkenini iyi kullanarak ve pragmatik bir şekilde çözmek mümkün.
Ertürk Demirel
B.K.Berlin-Paris ekseni her zaman AB'de siyasal karar alma sürecinin itici gici görevini üstlenmekte. Fakat sonuca ulşmada Londra'nın onayı ve kriz sonrasında en başından işin içinde olması zorunlu hala geldi. Tabii bu da yetmez, 27 ülkenin herbirinin önemli alanlarda veto yetkisi sürmekte.
E.D. Son finansal krizde AB içinde bir dağınıklık görüldü. En acil konuda tüm devletler ilk etapta kendi ekonomik paketlerini açıklamaya, krize karşı tek başlarına önlem almaya çalıştılar. Bu siyasi karmaşanın etkisi krizin en başında da dolar-euro paritesinde göründü zaten. Kendi içinde hızlı kararlar alamayan, birlikte hareket etmekte geciken bir birlik izlenimi yarattı. Bu sizce bir sorun mu yoksa AB içinde yaşanması gereken bir güven sürecinin bir sonucu mu?
B.K Avrupalılar ekonomilerinin ABD ile sandıklarından da daha sıkı bağlar ve düğümler içinde olduğunu anladılar; küreselleşmeye ve Avrupa siyasal birlik sürecine daha gerçekçi bakmayı öğreniyorlar. Bunun somut bir sonucu AB'de karar sistemi ve kurumların daha etkin işlemesini düzenleyen Lizbon Antlaşması'nın tekrar gündeme gelmesi oldu. Daha önce referandumu olumsuz çıkan İrlanda antlaşma için onay sürecini tekrar başlattı. Nobelli ABD'li ekonomist Krugman da AB'nin artık daha skı para ve vergi politikalarına sahip olması gerektiğine işaret etti. Bir çok alanda krizin AB'ye etkisi "daha fazla Avrupa" ile "çok daha fazla Avrupa" olarak özetlenebilecek bir seçenek dizini yarattı.
E.D. AB’ne yeni üye olan doğu bloku ülkelerin mali sıkıntıları Batı Avrupalılar için yeni vergiler mi demek? Belçika’da Flamanlar ile Valonların yaşadığı ekonomik sorunun bir benzeri AB’nin kuzey ve güney yakası arasında da yaşanabilir mi?
B.K Bugün artık demir perdesiz bir Avrupa var. Fakat tarihin cilvesi olarak, küresel ekonomik kriz ‘demir perde’ kavramını tekrardan gündeme taşıdı. Macaristan AB’nin Orta ve Doğu Avrupalı üyeleri için 190 milyar euroluk bir mali destek paketi talep ediyor. Bu arada Paris daha fazla kamu harcaması ile ekonomileri canlandırmak isterken, Berlin bütçe disiplininden ödün vermeye yanaşmıyor. Sarkozy’nin AB’nin ekonomik istikrar paktının ihlali eğilimlerini Merkel uygunsuz buluyor. Fransa arkasında İspanya, Portekiz, İtalya, İrlanda ve Yunanistan’ın desteği ile hareket ediyor. Merkel’i İsveç, Finlandiya, Danimarka, Hollanda, Lüksembourg gibi bütçe açığı denetim altındaki ülkeler izlemekte. Eski Orta ve Doğu Avrupa ise bu sefer aynı gemide değil. Macaristan, Bulgaristan ve Romanya Fransa ile benzer çizgide. Polonya ve dönem başkanı Çek Cumhuriyeti ise yardımı ve ‘demir perde’ söylemini gereksiz görmekte. Slovakya ve Slovenya da Euro bölgesi ülkeleri olarak sıkı durmaya çalışmakta. Bu sefer ‘demir perde’ daha ziyade Kuzey-Güney ekseninde Avrupa’ya çökmekte. Tabii bu yalnızca ekonomik ve şimdilik demirden ziyade kalın kadife bir perde.
E.D. AB kendi içinde bir değerler topluluğu, sosyal refah birliği iken gerek Yunanistan’da çıkan öğrenci olayları, gerekse Fransa ve Hollanda’da çıkan göçmen isyanları ile yeni soru işaretleri oluşturdu. AB gerçekten kendi içinde bir sosyal refah birliği olabildi mi? Göçmenlerin, etnik milliytçilerin taleplerini karşılayabildi mi?
B.K Evet AB dünya tarihinde bu ölçekte en başarılı çok kültürlü siyasal ve toplumsal birlik projesidir. Bununla birlikte henüz mükemmel olmaktan çok uzak ve demokratik sistemi içinde AB yurttaşlığı ile etnik farklılıklar arasındaki dengeleri henüz bulamadı.
E.D. Son Nato toplantısında, Danimarka’nın Nato Genel Sekreterliği’ne onay vermemiz için AB kozu kullanıldı. AB ile Nato’yu bağımsız düşünmemiz gerekmiyor mu? Eğer Nato ve AB arasındaki bağ bir koz ise bunu Türkiye neden kullanamadı? Danirmaka’nın neler yapacağını görüp sonra onay vermemiz gerekmez miydi?
B.K Türkiye'nin bu konuda haklı çekinceleri vardı. Bu süreçte yaşanan sorunlar, Türkiye'nin 21. yüzyılın küresel relabet koşullarının gerekli kılığı devlet reformu, uluslararası iletişim anlayşı ve insan sermayesi alyapısındanki zafiyetlerden kaynaklanmakta.
E.D. ABD her fırsatta Türkiye’nin üyeliğini destekleyen demeçler veriyor ve yine her seferinde AB içinde buna tepkiler geliyor. Bu Türkiye’nin bağımsız bir dış politikası olduğu konusunda da şüpheler uyandırmaz mı? AB içinde Türkiye’nin üyeliğini ABD’nın birliğe daha fazla müdahalesi anlamına geleceğine düşünen üyeler olmaya başladı çünkü.
B.K ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinin bilançosu olumlu. Türkiye’nin Batı dünyasındaki jeo-stratejik önem sahibi laik bir demokrasi konumu iyi vurgulandı. Medeniyetler Buluşması da hoş sedalar bırakabilen bir girişim. Irak, güvenlik, terörle mücadele gibi çok önemli konularda, gayet önemli ilerlemeler sağlandı. En önemlisi, Washington-Ankara eksenindeki son yılların frekans bozuklukları ve yörünge sapmaları büyük ölçüde düzeldi. Fakat, ABD'nin Türkiye'nin AB üyeliğine olan desteği, hedefi tekrarlamanın ötesinde, sürece destek olmaya dönüşmeli. Örneğin Başkan Obama'nın son ziyaretinde küresel gündemin bir çok öncelikli konusu geri planda kaldı. Ekonomi, enerji, ekoloji ... Obama yönetiminin Washington’daki asıl gündemi bunlar. Londra, Paris, Brüksel, Berlin, Pekin’deki esas gündemi de bu konular. Ankara nerede? Bir koordinat sorunu mu var? Hangi zaman-mekan düzleminde bocalıyor?
E.D. AB üyeliğine karşı çıkan bir çok yazar nedenlerini açıklarken: AB’nin yer altı kaynaklarının olmaması, nüfusunun yaşlanması, üretimini gelişmekte olan ülkelere kaydırdığı ve uluslararası konularda aktif rol oynayamaması gibi nedenleri gösteriyorlar. Sizce bu tespitin haklı ve haksız yönleri nelerdir?
B.K Bu sorunlar Arupa'da son yüzyılın konuları ve AB üyeliği hedefimizi değil, bu hedefi ve sonrasını nasıl en iyi şekilde değerlendireceğimizi ilgilendiriyorlar. AB üyeliği sayesinde ne İngiltere, Fransa, İspanya gibi büyük ülkeler, ne de Yunanistan, Macaristan, Estonya gibi küçük ülkeler egemenlik kaybetti. Tam tersine, sınırları aşan sorunlar karşısında ve küresel rekabette tüm üyeler güç kazanıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası dengelerde AB en etkili ekonomik ve siyasal güç odağı. Türkiye dışında kalacağı bir AB’nin uydusu konumuna gelir. Asıl o zaman ulusal egemenlik erir. Çünkü coğrafyamızdaki ülkeler AB’nin politikaları ve standartlarına uymadan ekonomik olarak var olamıyor. Uluslararası ticaret, üretim koşulları, standartlar, enerji, güvenlik, ulaştırma, küresel ısınma, teknolojik gelişme gibi bir çok alanda AB politikalarının etki alanı içindeyiz. Üye olarak bu politikaların karar sürecine katılmalıyız. Diğer yanadan, Türkiye’nin mevcut nüfus artışı ve kalkınma sorunları dikkate alındığında ortaya çıkan bir gerçek var: ekonomimiz her yıl yüzde yedi-sekiz oranında büyümeli. Aksi takdirde temel sorunlarına çözüm getiremeyen bir ülkenin derin risklerine maruz kalırız: Milli güvenlik, siyasal istikrar, sosyal barış, uluslararası sorunlar ... Öz kaynaklarla büyüme potansiyeli, diğer Avrupa ülkeleri için olduğu gibi Türkiye için de sınırlı. Uluslararası sermaye hareketlerinden çok daha fazla yararlanmak kaçınılmaz. Daha çok ihracat, yatırım, turist ve teknoloji gerekiyor. Orta Asya, Çin, Japonya ve Orta Doğu dahil tüm dünyanın gözünde Türkiye’nin ekonomik çekim gücünün temel direği AB sürecidir. Halen gümrük birliği içinde Türkiye son on yılda çok daha üstün bir rekabet gücüne erişti. AB’ye göre üç-dört katı hızla büyüdüğü için ticaret açığı azalmadı, fakat oransal olarak artmadı. Türkiye çok daha fazla ürünü ihraç eden, başka ülkelerde yatırım yapabilen, teknolojiye yönelebilen bir ekonomik güç konumuna geldi. Fakat yol daha uzun. AB üyeliği sürecinden koparsak gümrük birliği özellikle üçüncü ülkelere karşı ticarette Türkiye’yi zor durumda bırakır. Dünya ticareti kuralları zaten gümrük birliğini kapsamaya başladı. Müzakere sürecinde bu konuları daha iyi ilerletmeliyiz. Diğer yandan, unutmayalım ki bu süreç esas olarak Türk halkı için çok daha yüksek sosyal haklar, kadın hakları, gıda güvenliği, hava temizliği, ulaştırma güvenliği, vize kolaylığı, eğitim fırsatları, teknoloji, sağlık ve refah getirmeye yöneliktir.
E.D. Sizce Türkye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi ile Türkiye’nin AB ye kazandıracağı en önemli şey nedir?
B.K AB'ye üyelik koşullarına haiz bir Türkiye sayesinde küresel düzende daha güçlü bir Avrupa şekillenecek. Diğer yandan, önümüzdeki yıllarda AB üyeliğine hazır konuma gelmiş bir Türkiye, küresel gelişmeleri de dikkate alarak AB'yi sınamalıdır. Bugünkü gelişmeler ışığında, AB'ye tam üye olmayı kabul etmemiz için en az dört koşul öne sürmeliyiz. (1) AB'nin önümüzdeki dönemde küresel ekonomik rekabet gücü daha yüksek olmalı. (2) AB anayasal düzeni, kurumları, karar alma sistemi çok daha etkin işlemeli. (3) Dünya sahnesinde AB'nin siyasal bütünlüğü ve rolü çok daha etkin olmalı. (4) AB’nin demokratik değerleri ve saygınlığı, Türkiye konusunda olduğu gibi yabancı karşıtı, demagojik, dar görüşlü ve düşmanca siyasal söylem ve tavırlar yüzünden zedelenmemeli.
E.D. Son olarak Ermenistan ile ilgili sorunlar da AB için yeni bir kriter haline getirilmeye çalışılıyor. Bölgede 1915 olayları, Asala, Dağlık Karabağ gibi meseleler varken tek başına 1915 olaylarına odaklanmak sorunu çözer mi? Azerbaycan’a rağmen Türkiye , Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirebilir mi?
B.K AB Komisyonu bu konunun AB hukuku açısından resmi bir kıstas olmadığını Avrupa Parlamentosu'na açıkladı. Fakat siyasal dengelerde Ermenistan yıllardır bu konuda iyi yapılandırılmış bir uluslararası iletşim başarısı gösterdi. Türkiye'nin ise her dış politika konusunda olduğu gibi en zayıf tarafı kendi iç demokratik sorunları oldu. Daha güçlü ve saygın bir demokrasi, etkin bir uluslararası iletşim ves omut girşimleri başkalarınınkilere maruz kalmayı beklemeden uygulayan bir anlayışla bu sorunu aşarız. Önce Azerbaycan ile iyi bir ortak analitik çalışma yapmak ve hareket planı belirlemeli. Hedef ise sınırın açılması, bölgede barış ve refahın artması olmalı. Sınır konusunu tabulaştırmak Türkiye'yi sınırlıyor maalesef. Sınırlar da, Kıbrıs'taki limanlar gibi. Koşullu olarak kısmen açılabilinir. Önemli olan koşulların tanımı ve takvimidir. Bu yöndeki çelişkileri zaman etkenini iyi kullanarak ve pragmatik bir şekilde çözmek mümkün.
Ertürk Demirel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

