30 Haziran 2009 Salı

LÜBNAN-İRAN-TÜRKİYE


07 Haziran’da Lübnan’da yapılan seçimler öncesi , yapılacak seçimin Hizbullah lideri ve 8 Mart hareketinin öncülerinden Nasrallah ve Batı yanlısı 14 Mart hareketinin öncülerinden Hariri arasında geçeceği biliniyordu. Seçime katılan iki tarafın politikaları, söylemleri ve vaatleri İsrail ile yürütülen son diplomasi girişimlerinden, İran ve İsrail merkezli bölgedeki gerginlikten ve Lübnan’ın ateşin ortasında kalmasından dolayı iç politikadan çok bölgede izlenecek siyasi yol üzerine kuruluydu. Dolayısı ile seçimleri izleyen bir çoklarının beklentisi bu gergin ortam içinde Lübnan’da seçimlerin oldukça gergin bir ortamda geçeceği ve büyük olayların görülebileceği yönündeydi. Oysa tüm bu beklentilerin aksine Lübnan’da seçimi kaybeden Nasrallah sonucu büyük bir olgunlukla kabul ederken, hükümetten kendilerine İsrail sınırındaki eylemlerinde karışılmaması talebinde bulundu. Hariri hükümetinin seçimi kazanması Batı medyası içinde sevinçle karşılanırken, Lübnan’ı çok daha yakından tanıyan Arap medyası ise Nasrallah’ın muhalefette kalarak Hariri hükümetinin ülkeyi bütünleştirici politikalar izlemesine engel olarak bir sonraki seçime kadar büyük bir güç toplayabileceği telkininde bulundular. Bu bir çokları için Lübnan’da artan İran gücü demekti: Yani bölgede İsrail ile olan gerginliğin yanında Şii ve Sünni cemaatler arasında da gerginliğinin de artması demek olabilirdi.


Lübnan seçimlerinden 5 gün sonra ise Lübnan’daki Nasrallah’ın da hamiliğini de üstlenen Ahmedinecad’ın İran’ında cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşti. Ne yazıkki seçimlerin ardından Lübnan’daki demokrasi olgunluğu görülmeden iktidar ile muhalefetin meydanlardaki kapışmaları gözler önüne geldi. Oysa muhalif lider Musavi, her zamankinden daha yüksek kamuoyu desteği ile seçimlere giriyordu. Musavi’nin arkasında oluşan desteğin sebebi ise sadece rejimin şeklinden değil, yıllardır kötü giden ekonomi, artan yoksulluk ve bürokratik yolsuzluğuna kamuoyunda artan tepkisi diyebiliriz. Seçimlerden sonra elden ele dolaşan seçim hilelerinin haberleri yanında oy oranlarının gerçekleri yansıtmadığına dair haberlerde ortaya çıkınca adaylar ve destekçileri meydanlarda haklarını aramaya başladılar. Buraya kadar demokrasisi çok da gelişmemiş bir ülkede görmeye alışık olduğumuz siyaset düzeni yaşanırken, bundan sonrasında ise dünyada özellikle batıda “rejimi değiştirmek isteyen devrimci muhaliflerin” haberleri yazılmaya başlandı. Kimse seçimlere hile karıştırılmış olmasının bir ihtimal veya kanıtlanmamış bir savdan ibaret olabileceğini düşünmedi. Kimse Ahmedinecad’ın İran’ın kırsal kesimlerinde hâla yüksek bir popülerliğe sahip olabileceği ihtimali üzerinde bile durmazken birden bire gazetelerde gönüllerideki İran yazılmaya başlandı. Mevcut lider Ahmedinecad’ın gerçekten seçimleri kazanmış olabileceği ihtimali bölge istikrarı için ürkütücü olsa da eğer demokrasiden bahsediyorsak her türlü sonucu kabul etmek durumunda kalıyoruz. The Independent gazetesi köşe yazarı Adrian Hamilton son olaylarla ilgili şöyle diyor: Biz sırf öyle istiyoruz diye işler istediğimiz gibi yürümüyor. İran’da sonuçlara bir kez hileli dediğimizde, Ahmedinecad’ın gerçek popülerliğine ve gerçekten de seçimi kazanmış olabileceği ihtimaline karşı körleşiyoruz. Ayaklanmaları rejime karşı devrim diye kategorize etmek, birçok göstericinin şikâyetinin siyasetten ziyade ekonomiyle ilgili olması noktasını görmezden gelmemize yol açıyor “. Bir çokları gibi muhalif lider Musavi’de kabul etmese de , gösterilere kendince bir ideoloji yüklemek istese de İran’da muhalif göstericilerin sorunu rejimle değil bürokrasi ve iktidarla. Bu ne yazık ki İran’da beklenen demokrasi değişiminin gecikmesi demek ama aynı zamanda bir halkın egemenliğine sahip çıktığının büyük bir göstergesi ki gelecek için yine de umut verici.


Türk Dışişleri ise seçimlerden sonra Ahmedinecad’ı ilk tebrik edenlerden. Bu hali ile direnişin uzun süreceğini düşünürsek muhalifler için oldukça cesaret kırıcı. Şüphesiz İran’daki muhalifler , bölgedeki en büyük dış desteğin, bölgedeki en çağdaş demokrasi olan Türkiye’den geleceğini umut etmişlerdir. Ancak reel politika bir çok idealin ötesine geçiyor. Nasıl Amerika ; Afganistan, Pakistan ve Suriye ile ilgili sorunları Türkiyesiz çözemezse, Türkiye’de bu bölgelerdeki sorunları İran’a rağmen çözmekte zorlanır. Türk Dışişlerinin, kendilerine misyon edindikleri ve yüzyılın projesi olarak gördükleri Afganistan ve Pakistan’ın normalleştirilmesi sürecinde İran’ın da derin biglilerine ihtiyacı olacaktır. Ama istikrarlı, PKK, Afganistan ve Suriye konularında Ankara’yı destekleyen bir İran hükümetinin bilgilerine; uluslararası politik düşünceleri güven vermeyen ve İran’da istikrarı koruyacak kamuoyu ve bürokratik desteği olmayan Musavi’ye değil...


Ertürk Demirel

LÜBNAN’DA SICAK BİR HAZİRAN YAŞANACAK


Lübnan asıllı ressam, şair, filozof Halil Cibran, Ermiş adlı kitabı ile ABD ve Avrupa’nın 68 kuşağının en çok konuştuğu, fikirleri üzerinde tartışıtığı yazarlardan biri olmayı başarmıştı. Ruhban sınıfının ağır eleştirileri nedeni ile Rodin, Cibran’ı 20. Yüzyılın Blake’i ( İngiliz şair, ressam ve mistik vizyonerhttp://mumsema.net/images/smilies/nokta.gif ) olarak nitelendirmişti. 1931 yılında, yakalandığı hastalıktan dolayı yoksulluk içinde ölen Halil Cibran, özgürlükçü ve Arap Birliği’nin ateşli bir savunucusu olarak yurttaşlarına fikirlerinin ilham olması için şöyle sesleniyordu: Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, Yarın söylenecektir binlerce yürekten...


Bugün ne Arap dünyası ne de Lübnan için Halil Cibrani’nin hayallerine yakın diyebiliriz. 1931 yılında Beyrut doğunun Paris’i olma yolunda değişimler yaşarken, bugün Hizbullah- İsrail-ABD-Suudi siyasi baskıları arasında değişim ve dönüşüm sancılarını bir arada yaşıyor. 14 Şubat 2005 tarihinde devlet başkanı Refik Hariri suikastle öldürüldüğünde Lübnan’ın ulusal gazetesi Essefir olayı Tek bir patlamayla Lübnan`ın başı vuruldu. Şimdi, bütün rüzgarlara açık başsız bir ülke gibi ve doğudaki kılavuz rolü yitti”, diyerek yorumlamıştı. O günden bu yana Lübnan için hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Olayla ilgili suçlular aranırken, BM ve Washington’da tüm gözler Şam’a çevrilirken, söz konusu suikast nedeni ile yapılan soruşturmalar ve gözaltılar Lübnan’da derin devlet ilişkilerini acı bir şekilde gündeme getirdi. Öyleki Hariri’nin öldürülmesi ile ilgili 4 üst düzey subay tutuklanarak ceza evine gönderildiler.Generallerden bir tanesi dört sene sonra serbest bırakıldığında şöyle bir açıklama yaptı: “Gözaltına alınışımız siyasi nedenlerden dolayı idi ve dört sene boyunca çoğunluk tarafından istismar edildi. Hapse atılmamız politik bir kararken şimdi serbest bırakılışımız mahkeme kararıyla oldu”. Suikast ile başlayan süreç Lübnan’ın Gladyosu gibi görünsede işin içinde Hizbullah-Hamas ilişkileri, İsrail-İran çekişmesi, ABD-Suriye arasındaki Irak ve El Kaide nedeni ile yaşanan gerginlik ve elbette bölgede kayıt altına alınamayan bir trilyon dolarlık kayıt dışı paranın paylaşımını barındırmakta.


Zaten kendisi yeterince karmaşık ve sorun yumağı olan Ortadoğu içinde küçük ama bölge istikrarı için hayati bir öneme sahip Lübnan’da dengeleri yeniden kurmak üzere 7 Haziran’da parlemanto seçimleri olacak. Reformist liderler ile muhafazakar adaylar arasında geçeceği nedeni ile benzer bir seçimde 12 Haziran’da İran’da olacak. Bu iki seçim nedeni ile haziran ayının bölge için oldukça sıcak geçeceğini söyleyebiliriz.


Lübnan siyaseti 8 Mart ve 14 Mart olmak üzere iki önemli siyasi oluşum ile idare ediliyor. 2005 yılında Hizbullah’ın Beyrutta’ki eylemlerden sonra Suriye’yi destekleyen, silahsızlanmaya karşı çıkan ve İsraille silahlı mücadeleyi savunan 8 Mart ittifakı Hizbullah (Şii), Nabib Berri’nin (Şii) Emel Partisi ve Michel Aqun’un (Hristiyan) önderliğindeki FPM ( Özgür Yurtsever Hareketi ) den oluşuyor. 14 Mart koalisyonu ise yine 2005 yılında Beyrut’ta gerçekleştirilen fakat 8 Mart ittifakına karşın Suriye karşıtı olan kitlesel gösterilerden adını alıyor. Refik Hariri’ye yapılan suikastten tam bir ay sonra koalisyon ortaya çıktı ve Sedir Devrimi ile 29 yıl sonra Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesine neden oldu. Aynı zamanda ülkeyi yöneten şimdiki koalisyonda olan 14 Mart ittifakı içinde Sünni, Dürzi ve Hristiyan partiler oluşuyor. İttifakın başında ise öldürülen lider Refik Hariri’nin oğlu Said Hariri bulunuyor.


Bir çok ülke seçimde çıkacak her türlü sonuçta dahi ülkede daha fazla karışıklık çıkmaması için bir koalisyon hükümeti olmasını istese de Müstkabel lideri Hariri, seçimleri Hizbullah'ın kazanması halinde, uzlaşı hükümetinde yer almayacaklarını bir çok kez dile getirdi.


Sonuçta 7 Haziran günü oalcak seçim görünürde , Suriye ve İran’ı destekleyen Hizbullah lideri Nasrallah ile ABD ve bir çok batlı devletin seçilmesini istediği Hariri arasında geçecek. Görünürde demek daha doğru çünkü seçimden Hizbullah’ın desteklediği 8 Mart ittifakı çıkarsa bu İsrail-Suriye-Lübnan çizgisinde yeni çatışmaların yaşanacağı korkusunu da beraberinde getireceğe benziyor. Bir de 12 Haziran’da İran’dan reformist bir liderin çıkmama ihtimalinin yüksek olduğunu düşünürsek, bölgede barışı temin etmek için yakın gelecekte, Türk Dışişleri’nin , çoktan Ortadoğu diplomasisinden elini çekmş Mısır ve Suudi diplomatlara fazlası ile ihtiyacı olacağını gösteriyor.


Lübnan’daki seçimi izleyen bir çok kişi için 7 Haziran’daki seçim Ortadoğu’nun selameti ve bölgedeki barış çabaları arasında yeni bir çatlak oluşmaması açısından hayati bir öneme sahip. Pek çok kişi için seçimin önemi uluslararası ilişkilere ve bölgesel barıştan ibaretken Londra’da Arapça yaynlanan Kuds El Arabi gazetesi geçtiğimiz günlerde seçimin Lübnan Halkı için bir demokrasi mücadelesi olduğunu hatırlattı:


“...Farklı akımlarıyla Lübnanlıların felaketlere ve iç savaşlara rağmen demokrasiyi koruduğunu itiraf etmek gerek. Dünyada en fazla diktatörlüğün bulunduğu bölgede inatla direnen neredeyse tek ülke Lübnan. Seçim öncesi Lübnan’ı ve demokratik hareketliliğini takip edenler, bu halkın müdahalelerle dolu bir ülkede gerçekleşmesi beklenen şiddet eylemlerinden uzaktaki dinamizmine, demokrasiye ve uygarca bir rekabete tutunma kararlılığına saygı gösterilmesi gerektiği izlenimini edinecektir.”


Ertürk Demirel