22 Şubat 2009 Pazar

JAPONYA YENİ BİR ASYA KRİZİNİ TETİKLEYEBİLİR

Bu makale Dünya Gazetesi'nde 17.03.2009 tarihinde yayınlanmıştır.

http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=40909&cDate=

İkinci Dünya Savaşı´ndan hemen sonra Çin, Kore veya Hindistan halkına, Japonya´nın ülkelerinin kalkınmalarında büyük rol oynayacağı söylense yüzlerinde şüphesiz acı bir gülümseme olurdu. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon ordusu Çin ve Kore´yi işgal etmiş ve sivilleri kötü şartlar altında çalışmaya zorlamıştı. Halklar arasındaki düşmanlık o kadar derinleşmiş ki bunun izlerine şimdiki Japon Başbakan Taro Aso´nun aile şirketinde bile rastlandı. Geçtiğimiz aylarda Taro Aso´nun ailesine ait madencilik şirketinde savaş esirlerinin zorla çalıştırılması bunun açık bir kanıtı olarak Japon muhalifler tarafından medya ile paylaşıldı.

Ancak aradan geçen onca zamanda köprünün altından çok sular aktı ve Japonya, Çin ve Kore dahil bölge için lokomatif ülke konumuna geldi. Yıllardır Güney Asya politikaları nedeni ile özellikle Çin´e karşılıksız yatırımlar yapan, uygun yatırım kredileri sağlayan Japonya, Aso hükümeti ile yüzünü Hindistan´a döndü. Öyleki Mumbai-Delhi arasında yapılacak demiryolu inşaası için 4.6 mia dolarlık bir kredi ayırması iki ülke ilişkileri için de önemli bir adım oldu.

Japonya yıllarca hem Amerikan tahvillerini satın alarak Amerikan hazinesine destek olmuş hem de yine Amerika´nın en büyük ticari ortaklarından biri olarak Amerikan ekonomisine destek olmuştur. Diğer yandan Japon bankalarının Asya ülkelerine sağladığı milyarlarca dolar kredi Asya kaplanları gibi ekonomide başarı hikayelerinin yazılmasına vesile olmuştur. Hem bölge hem de dünya ekonomisi için Japonya´nın önemi ise Aso hükümetinin IMF´ye sağladığı 100 mia dolarlık kredi anlaşması ile şüphesiz daha da arttı.

Ancak Japonya son yıllarda ekonomide kötü sinyaller veriyor. Yıllardır beklenen büyüme rakamlarını gerçekleştiremediği gibi dış borçları da hızla artıyor. Ekonominin kötü gittiği dönemlerde devlet yatırımlarını arttıran Japon hükümetlerinin bugüne kadar yapmış olduğu yatırımların verimsiz olduğunun sıkça dile getirilmesi ve üreten genç nüfusun hızla azalması Japon ekonomi efsanesini n karizmasını çizmeye devam ediyor. 2008 dördüncü çeyrekte gayri safi yurt içi hasıla %3.3 daralırken yıllık bazda geçen yılın aynı dönemine göre %12.7 küçüldü. Japonya´nın elindeki milyarlarca dolarlık Amerikan tahvillerinin değerleri azalırken, ihracatı da hızla düşmeye devam ediyor.

Ekonomide devam eden kötü gidiş nedeni ile Aso hükümeti peşi sıra önlem paketleri açıklarken iç siyaset de iktidarın karşısına yeni bir cephe olarak çıkıyor ve meclisten çıkacak ekonomi paketlerini geciktiriyor. Son bir kaç ayda Japonya Başbakanı Taro Aso´ya olan güven oyu yüzde ondan fazla düşerken iktidar ortağı Yeni Komeito Partisi ve mahalefetteki Japon Demokrat Partisi Aso ve partisine sert eleştiriler yöneltmeye başladı. Özellikle Japonya Maliye Bakanı´nın G7 zirvesine alkollü çıkması ile patlayan siyasi skandal ve sert muhalefet hükümeti zor durumda bırakırken mecliste eylül ayında olacak seçimlerin erkene alınması yönünde yükselen taleplerle de karşı karşıya bıraktı. Neticede mecliste bir çok konuda olduğu gibi ekonomi yönetiminde de mutabakat sağlanmasının güçleştiği görülmekte ve gecikecek ekonomik önlemlerin ve olası siyasi krizlerin Japonya´dan çok Asya ülkelerini etkilemesinden endişe duyulmakta.

Ekonomik kriz finansal sistemden reel sektöre geçerek yeni bir cephe açtı. Dünya ticaretinde ağırlıklı bir yere sahip olan Asya ülkelerinin ise hem ekonomik hem de siyasi yönden Japonya gibi güvenilir bir limana ihtiyacı var. Ancak Japon hükümeti bu güveni giderek kendi halkına bile vermekte zorlanıyor. Japonya´da yaşanacak bir krizin domino etkisi ile Asya´dan başlayan yeni bir krizi daha tetiklemesi ise en son dileğimiz olur. Nitekim biz benzer senaryoyu geçmişte Asya krizi ve ardından yaşanan Rusya krizi ile görmüştük.

Ertürk Demirel / 19.02.2009

TARIMDA ACİL REFORM İHTİYACI

Bu makale Radikal Gazetesi'nde 13.02.2009 tarihinde yayınlanmıştır.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=921439&CategoryID=99


Hititler’i çağrıştıran ilk şey Hitit Güneş’i ise ikincisi de dönemin gelişmiş tarım teknolojisini simgeleyen Hitit dönemine ait karasabandır. Oysa karasaban bugün bile birçok köylümüz için önemli bir tarım aleti. Geçmiş dönem Başbakanlarından Adnan Menderes, mecliste yaptığı konuşmada bu tezatı hatırlatmış ve Türkiye’nin tarımdaki geri kalmışlığına bu örnekle dem vurmuştu. Belki bu geri kalmışlık düşüncesi yüzünden Marshall Yardımları ile tarım sektöründe hesapsız bir büyümenin içine girdik. Bu hesapsız ve plansız tarımsal büyüme yıllar sonra bugün tarım sektöründe üreticiden nihai tüketiciye kadar hepimize acı bir tokat gibi yansımış ve geciktirilmemesi gereken plan ve programlara olan ihtiyacın aciliyetini artırmıştır.


Tarım sektörünün ihtiyacı olan reformların yapılabilmesi için doğru ve zamanında elde edilen sektörel bir bilgi ağı oluşturulması gerekmektedir. Ürünlerin bölgesel arz talep miktarları, olası iklim koşullarında olası hasat miktarlarının belirlenmesi, fiyat dengelerinin oturtulması ve ürün bazında nitelikli borsaların oluşturulması gibi öncelikli konuların gözden geçirilmesi gerekmektedir. Fiyata, üretim kapasitesine ve kalitesine dayalı verilere göre sağlıklı projelerin üretilmesi gerekmetedir.

Yanlış bir kanı

Bununla birlikte genel yanlış bir kanıdan da kurtulmamız gerekiyor. Birçokları için tarım sektöründe verimliliğin artması için aile işletmeciliğinden vazgeçip endüstriyel üretime geçilmesi gerekiyor. Bu genel kanının aksine, Hollanda, Fransa, Japonya gibi tarımda uzmanlaşmış ülkelerde tecrübe edilmiştir ki bu tür üretimlerde kimyasal tarım ürünleri, fosil yakıt gibi ürünler kullanıldığı için hem ürünün kalitesi düşmekte hem de toprak zehirlenmektedir. Oysa üyelerini, oturmuş yasal düzenlemelerle koruyan kooperatif anlayışında, tarımda aile işletmeciliği yapan ülkelerin tarım sektörleri büyüdüğü gibi topraklarının verimi de etkilenmemektedir. Bu da elbette, kooperatiflerin aile işletmelerini nitelikli tarım ürünlerini kullanmaya teşvik etmesi ve yine çiftçileri zirai eğitimden geçirmesi ile mümkün olmaktadır.

Tarım kooperatifleri konusunda ise Hollanda’da uygulanan tarzda bir yapıya ihtiyacımız var. Hollanda’da üretici kooperatifleri bütün tarım üretimini ve pazarlamasını gerçekleştiriyor. Ancak bunu da bütün kooperatiflerin güç birliği yapması ile gerçekleştiriyorlar. Böylece çiçekten patatese kadar tüm üretim ve pazarlama tek bir çatı altında üretici kooperatiflerin katkısı ile gerçekleştiriliyor. Bunu yaparken de üretici, toptancı, perakendeci ve ihracatçının karşılıklı ilişkilerini düzenleyen yasaları unutmamışlar. Bununla birlikte üreticiden nihai tüketiciye kadar dağıtım kanalında yaratılan kalabalığın hem ürünün fiyatını etkilediğini hem de taşıma sırasında ürünün kalitesinin düşürdüğünü gördükleri için ülkemizdekinin aksine mümkün olduğunca az aracı ile dağıtımın yapılmasını sağlamışlar.

Yine bir diğer konu da, tarım ürününün kalitesinin artırılması için tarım sektöründe uzmanlaşmış ülkelerde bir ürünün defalarca aşı yada diğer yollar ile kalitesini artırıp en kaliteli tohumun tüm ülkede kullanılması sağlanırken bizde bu yerel kooperatiflerin çabaları ile ya da iktidardan iktidara değişen tarım politakaları nedeni ile verimsiz gerçekleşmekte.

Ülkemizde tarım arazilerinin mülki yapısına batıdan doğuya doğru göz attığımızda, doğuya doğru tarım arazilerinin daha küçük ve parçalı olduğunu görmekteyiz. Nüfus ve demografik yapının da bir sonucu olsa da tarımda verimi artırmak için Türkiye’ye özgü bir miras kanunu ile verimli toprakların parçalanmasının ve tarım işletmelerinin küçülmesinin önüne geçilmelidir.

Ekonominin liberalleşmesi adı altında devletin tarım sektöründen çıkmaya başlaması büyük bir hatadır. Gelişimini tamamlayamamış Türk tarım sektörünün daha uzun yıllar devlet desteğini alacağı Et ve Balık Kurumu gibi KİT’lere ihtiyacı olacaktır. Tarım ve hayvancılıkta tam olarak piyasa sistemi ve arz-talep sistemi oturmamış ülkemizde devlet piyasa düzenleyicisi olarak görevini devam ettirmek zorundadır. Günümüzde devletin vaktinden çok önce sektörden çıkmaya başlamasının ilk etkisini doğuda hayvancılığın bitme noktasına gelmesi ile görmekteyiz.

Tarım sekötürü, IMF politikaları ve AB kriterleri arasında ayakta kalmaya çalışan bir sektördür. Küresel ısınma ve dünyada gelecek yıllarda yaşanacak su krizlerini düşünürsek ağır sanayi sektörleri kadar da önemli olacak bir sektör. Türkiye’nin tarım sektörünü ayağa kaldıracak ciddi önlemlere ve uzun yıllara dayalı tarım politikalarına ihtiyacı olduğu açıktır.

Ertürk Demirel / 13.02.2009

1 Şubat 2009 Pazar

“…Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”

2008 ocak ayında, Amerikalı Prof. Niall Ferguson, Financial Times Gazetesi`nde yazdığı makalede Osmanlı Devleti’nin ağır borç yükü ile 19. yüzyılda iflasın eşiğine gelmesinin ABD için bir ders olması gerektiğini ve Amerikan ekonomisinin borç yükü nedeni ile yaşadığı sıkıntılardan bir an önce kurtulması gerektiğini yazmıştı. Tam olarak bir sene sonra, yaşadığımız ekonomik bunalımda Prof. Niall Ferguson’un söyledikleri Amerikalı ekonomistler için her zamankinden çok daha anlamlı geliyor olabilir. Bir kez daha görüyoruz ki tarih herkes için alınacak dersler ile dolu.

Bu topraklarda yaşayan, binlerce yıldır üç kıtada devletler kurup kültürünü ikame eden bizler ise yüzyıllardır aynı ekonomik sorunların içinde kıvranıyoruz, çözümsüzlük üzerine siyaset yapıyoruz ve ülke ekonomisini yabancıların eline vermekten vazgeçemiyoruz. Tarihten ders alabilmek için tarihi her defasında tekrar ve tekrar hatırlatmak gerekiyor. Üretim eksikliği ve dış borç hastalığı ile tanışmamız İstanbul’un Fatih’i, Fatih Sultan Mehmed dönemi ile başlasa da iktisatçılar için milat Osmanlı-Kırım savaşı olmuştur. Abdulmecid’in “borç almamak için çok çalıştım, ama durum bizi borç almaya mecbur etti”, dediği ve 1854 Kırım Savaşı sırasında Osmanlı’nın tarihinde ilk dış borcu olarak tarihe geçtiği borç tutarı 3 milyon sterlindi. Borç, İngiltere ve Fransa’da Palmer ve Goldschimid isimli iki bankadan alınırken, kredi tutarının içinden 700 bin sterline de bankacılık masrafı ve borcun ilk taksidi olarak bu iki banka tarafından el konulmuştu. Sonuçta borcun tamamı savaş masrafları için kullanıldığından, borcu geriye ödeyebilmek için yeni bir borç tutarına daha gerek duyuldu. Her seferinde mevcut borcu ödeyebilmek için yeni borç aramaya başlayan, Devlet’i Aliye için hikayesi yüzyıllar süren ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı borçlarının %67’sinin bizlere miras kaldığı bu borç sarmalı hikayesinin Osmanlı kısmı ancak 1951 yılında tüm Osmanlı borçlarının ödenmesi ile bitmiş ancak yeni bir borç sarmalı hikayesi Türkiye Cumhuriyeti’nde yazılmaya çoktan başlamıştı bile.

Osmanlı Devleti ilk borcu alışından yirmi bir yıl sonra yani 1875 de bir bildiri ile 5 yıl borçlarının sadece yarısını ödeyebileceğini ilan etmişse de 1876 yılında borçların geri ödemesini tamamen durdurmak zorunda kalmıştı. Bu karar ile Avrupa Devletleri Berlin Kongresi ile Osmanlı maliyesinin kontrolü için uluslararası bir kurul oluşturulması, 1881 de ise Düyûn-ı Umûmiye idaresinin kurulmasını kararlaştırdılar. Komisyonda İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ile Galata bankerlerinden birer temsilci mevcuttu. Düyûn-ı Umûmiye ile ipek, tütün, alkol, pul, balıkçılık ve tuzdan alınan vergiler ile Bulgaristan, Doğu Rumeli ve Kıbrıs adasından alınan vergiler denetim altına alınıyordu. Tam bir ekonomik esaret altındaki Osmanlı Devleti elbette batı ülkelerine her türlü tavizi veriyordu.

Namık Kemal ile birlikte hürriyet ve tam bağımsızlık fikirlerini tüm yurda yayan Ziya Paşa (1825-1880) , o dönemin tüm bu perişanlık ve ekonomik esaretini şöyle dile getiriyordu:

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm

Aradan geçen bunca zamanda bize ve gelecek nesillere nasıl bir ekonomi bırakıyoruz? Çok eskiye gitmeden, 24 Ocak kararları ile başlayan süreçte yani sadece 1980 yılından beri yaşadığımız ekonomik krizleri hatırlamakta fayda var. Meşhur Nisan Kararları, Asya Krizi, Rusya Krizi, Şubat krizi ve en son 2008 finansal kriz. Neredeyse 3-4 senede bir ekonomik krizler ile mücadele ettik. 2001 yılına kadar büyümek için kamu harcamalarını ve kamu açığını kullanırken 2001 yılından sonra büyümek için borçlananın artık kamu değil özel sektör olduğunu ancak 2008 finansal krizi ile görebildik. Devlet harcamaları kamu açıklarını kapatmak için azalırken, özel sektör geçen yıllarda haklı olarak yeni yatırımlar için daha fazla borçlanmak zorunda kaldı. Nakit sıkıntısı çekenler yada daha kârlı sektörlerde yer almak için yıllardır içinde yer aldığı sektörlerden ayrılmak isteyenler ise bu sanayi veya hizmet şirketlerini yabancılara satmak zorunda kaldı. Diğer taraftan devlet ise her sene vadesi gelen borçları veya faizleri ödeyebilmek için kamu kuruluşlarını satmak zorunda kaldı. Sadece son 5-6 senede neleri, hangi değerlerimizi kaybettik? Türk Telekom, Limanlar, Cep telefonu operatörleri, Finansal kuruluşlar, Petkim, medya kuruluşları, büyük sanayi şirketleri gibi bir çok yapı yabancıların eline geçerken halkımızın yavaş yavaş sadece üzerine yüklenen dış borcu ödeyebilmek için çalıştığı bir ülke haline geldik. Tüm stratejik ve önemli kuruluşlarda söz hakkımızın kalmadığı bir ülke konumuna düşürüldük. Sadece 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda gazetelerdeki kutlama reklamları veren şirketlere bile baktığımızda çoğunun bir zamanlar yerli olan ama artık yabancı şirketlerin elinde olan büyük sanayi ve hizmet şirketleri olduğunu görmek bile bizleri bir kez daha düşündürüyor olması gerekiyor.

Devletin alkol veya tütün satışında yer almaması, şans oyunlarına aracılık yapmaması gerektiğine katılabilir ve devletin ekonomik yapısının liberal değerler üzerine oturtulması gerektiğini haklı olarak söyleyebiliriz. Ancak Rusya, Fransa ve ABD gibi ülkeler enerji, finans, telekom gibi stratejik kurumlarının yabancıların eline geçmesini engellemek için yasalar çıkartırken bizlerin bu kadar gönüllü olmasını da hiç bir liberal değerin içine oturtamıyorum. En son ÖİB Başkanı Kilci bir açıklama yaparak, HalkBankası, Botaş, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nin dahi özelleştirilebileceğini belirtti. Gerçekten merak ediyorum:

* HalkBankası ve diğer kamu bankaları özelleştirilirse hazineye kim borç verecek? Esnaf ve zanaatkarlar, çiftçiler ucuz maliyetli ve uygun vadeli kredileri nereden temin edecek?

* Botaş bugün Türkiye’den geçen boru hatlarını kontrol ediyor. Botaş’ın özelleştirilmesi ile Türkiye’nin tüm doğalgaz ve petrole dayalı enerji yönetimini de devretmiş olmayacak mıyız?

* Tüm bu özelleştirmeler ile birlikte Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun orduya sağladığı destek ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nin santrallere sağladığı kömür yabancılara geçmesi ile birlikte iktidara gelenler neyi yönetecekler? Ülkeyi mi yönetecekler yoksa dış borçların ödenmesini sağlamak için halkın üretimden kopartılıp boyun eğmesini mi?

Atlantik’in öte yakasında, Amerikalı Prof. Niall Ferguson, ülkesinin Osmanlı tarihinin geçmişinden ders alması gerektiği uyarsında bulunurken biz yüzyılardır niye iktisat tarihimizde aynı ekonomik sorunlarla uğraşıyoruz? Yüksek enflasyon, yüksek borç yükü, sürdürülemeyen büyüme bir hastalık gibi yakamıza yapışıyorken belli ki yıllar değil yüzyıllardır iktisat tarihimizde bir çok şeyi yanlış yapmış, ders çıkaramamışız.

Ancak buna şaşırmamak gerekiyor. Dokuz sene sonra bile hâla ’99 depreminin bile yaralarını saramamış ve olası depreme karşı önlemler alamamışken belki de buna da şükretmeyi öğrenmeliyiz!

Ertürk Demirel

26.01.2009

BARTER SİSTEMİ VE EKONOMİK KRİZDE ANLAMI

Bu makale Dünya Gazetesi'nde 27.01.2009 tarihinde yayınlanmıştır:

http://www.dunya.com/haber.asp?id=34991

Eylül ortasında Lehman Brothers’ın iflası ile dünya
finans piyasaları domino etkisi ile bir biri ardına çöküşler yaşamaya, ekonominin kaleleri ise birer birer düşmeye başladı. Amerikan konut piyasası ile başlayan Amerikan Ekonomik Kriz’i, kısa süre içinde Küresel finans ve Likidite krizi haline geldi. Bir anda finans piyasalarında milyarlarca dolar eridi, mali kaynaklar yok oldu. finans piyasasında yaşanan bütün bu çöküşler ve likidite darlığı ise özel sektöre derin bir darbe vurdu ve bu da yeni işsiz orduları yaratmaya başladı. Tüm bu kriz süresince, bizler tüm dünyada hükümet yetkililerinin ve ekonomi kurmaylarının can alıcı önlemlerini hayata geçirmesi beklentisi ile yaşadık ve geç de olsa krizin yangının kontrol altına alınmaya başladığını gördük. Ama bugün görüyoruz ki yangın hâla orada. Ve söndürülmeyi bekliyor.

Önlem paketleri ard arda açıklanırken, kapitalizm paranın yarattığı bir kültür olarak köklerini inkar etmekten vazgeçmedi. Oysaki daha henüz para icat edilmeden önce de ilkel piyasalar ve dolayısı ile bu ilkel piyasaların kendine has krizleri vardı. Tüccarlar daha para icat edilmeden önce ticaretlerini karşılıklı mal alış verişi ile gerçekleştiriyorlardı. Her iki taraf da elindeki malın değeri kadar karşı tarafa mal veriyor bu şekilde ticaret tamalanıyordu. Bugün liberal ekonomilerde de uygulanmaya devam eden bu sisteme biz BARTER SİSTEMİ diyoruz. Kapitalist sistemin gerçekliğini, paranın gücünü ve liberal ekonomik değerleri reddetmeden, ekonomilere, özellikle kapasite fazlalığının ve likidite darlığının yaşandığı dönemlerde piyasalara büyük kolaylıklar sağlıyor BARTER SİSTEMİ. 2008 yılının son çeyreğine girerken hızla azalan tüketim ve kapasite fazlası ile karşılaşan ekonomik birimler likidite darlığının da yaşanması ile hem hammade ve mamül almakta zorlandılar hem de ellerindeki malları satamamaya başladır. The Economist dergisinin 2010 yılında dünya ticaretinin %50’sin barter ile yapılacağı iddiasını hem de bugünkü ekonomik koşulları ele alırsak barter sistemini daha derinden incelemekte fayda var.

Barter sistemi, organizatör bir şirket aracılığı ile ve çoklu takas yöntemi ile geliştiriliyor. Organizatör şirket, barter şirketi sıfatı ile firmaları karşılıklı takasa davet ediyor. Firmaların takasta kullanacağı mal ve hizmetin kalitesi ve piyasa değerleri tespit ediliyor. Daha sonra da arz ve talebe göre mal ve hizmet arz eden ve talebi olan firmalar karşılaştırılarak ortak bir Pazar oluşturuluyor. Böylece piyasada mmal ve hizmet takası nakit döngüsü olmadan sağlanmış ve firmaların atıl kapasiteleri de kullanılmış oluyor. Burada esas olan elbette iki tarafın da çıkarlarının gözetilmesi oluyor. Her şeyden önce mal veya hizmetin kalitesi ve teslim şartlarının alıcı ve satıcı tarafından belirlenmesi gerekiyor. Rekabet ortamının, dengeleri bozmayacak ve aynı ürünü sunan diğer firmaları zarar ettirmeyecek şekilde olması gözetiliyor.

Bugün dünya ticaretinin %40’ı barter sistemi ile yapılmakta. Amerikada’ ise 400 mia dolarlık iş hacmi ile 500 barter firması 500.000 üye ile barter ticareti yapmakta. Rakamlarla büyüklüğü ispat olan bu piyasada barter kuruluşları Avrupa’da IRTA Europa çatısı altında birleşmişler ve barter sisteminin kıtaya yayılmasını sağlamışlar.

Türkiye’de barter sistemi ile ilgili ayrı bir mevzuat yok. Bu tür işlemler Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu’na tabî. İşlemler Borçlar Kanunu’na istinaden düzenlenen sözleşmeler ile yapılıyor. Her türlü işlemlerde de her iki tarafın hakları Ticaret ve Borçlar Kanunu’nda gözetiliyor.

Özellikle ekonominin daraldığı dönemlerde sistem firmalara nakitsiz finansman sağlaması, rekabetin zararlı etkilerinden sistemdeki firmaları koruması, atıl kapasitenin eritilmesi, alacak riskinin ortadan kaldırılması, mal ve hizmet alımlarında faiz kadar tasarruf sağlaması gibi fırsatlar sağlıyor.

Ayrıca barter sistemi, firmalar için barter çeki ve barter kredisi gibi farklı ürünler de sunuyor. Gelir İdaresi Başkanlığı, İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı, Mükellef Hizmetleri Tahsilat Grup Müdürlüğü’nün barter çekleri ile ilgili 6183 sayılı kanunun 79. Maddesine göre açıklaması şöyle: “Barter çekleri, üyelerin aralarında yaptığı barter alışverişlerinin ispatı ve hesaplanması için gerekli olan ve gerçekleşen barter işlemlerinde alıcı ve satıcı tarafından imzalanıp, kaşelenen ve yetki kodu (Barter sisteminde satıcı firmanın, mal veya hizmetini satın alacak firmanın sistemdeki kredibilitesinin uygunluğu için barter şirketinden aldığı “satabilirsin” emrine denir.) alınması ile hüküm doğuran barter sistem basılı evrakıdır. Söz konusu belge Ticaret Kanunu hükümlerine göre düzenlenen bir borç belgesi değildir. Sadece mal veya hizmetin alındığını göstermekte ve satıcı söz konusu çekte yer alan tutar kadar barter sisteminden alacaklı olmaktadır. Alıcı bu belge ile satıcıya borçlu duruma düşmemektedir. Satıcı bu belge ile sistemden alım limitini artırmakta veya dengelemektedir. Malı satın alan firma satıcıya değil sisteme borçlanmaktadır”. Barter kredisi ise firmalara verilen mal ve hizmet kredisidir. Firmalar, mal ve hizmeti barter sisteminde satın alırlar ve bedelini ürünleri belirlenen vade sonunda nakit olarak öderler.

Ekonominin sürdürülebilir büyümesi yönünde alınan önlemlerin kalıcı olması elbette önemli. Ancak bu önlemler geçmişte kullanmış olduğumuz yöntem ve teyamüllerle sınırlı olursa ancak sınırlı faydalar sağlamış ve geçmişin hatalarından ders almamış oluruz. Alacağımız önlemler ekonominin bize sunduğu tüm nimetlerden yararlanmayı gerektiriyor. Barter sistemi de ekonomisi yavaşlayan ve likidite sorunu olan bir ülke için çeşitli fırsatlar sunabilir. Değerlendirmek ve mevcut sistemi geliştirmek gerektiğine inanıyorum.

Ertürk Demirel

21.01.2009