23 Kasım 2008 Pazar

BAĞDAT’TAN KERKÜK’E DEĞİŞEN DENGELER

Bu makale 27.12.2008 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayınlanmıştır:

http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=31891&cDate=

Demokrasi sözcüğü bugün Irak’ta çok daha fazla anlam ifade ediyor. Gelecek ile ilgili tüm kaygıları ve umutları içinde barındıran bir kavram. Ülkedeki Araplar’ın, Türkler’in, Kürtler’in ve diğer tüm etnik ve dini unsurların hem umutla sarıldığı hem de bir diğer unsurun demokrasi ve gelecek beklentileri nedeni ile bir diğerine kaygıyla baktığı bir kelime “demokrasi”. Geçmişten gelen nefret, yıkılan hayaller, tükenen hayatlar, umutlar, düş kırıklıkları, acılar ve tüm o nefret duyguları için hem intikam alınacak hem de aynı zamanda geleceğin umutla bakılabildiği bir sahne demokrasi!
Taslak olarak Kaydet


Tüm işgale, baskılara, iç kavgalara ve bölünmüşlüğüne rağmen Irak Meclisi düzeni sağlamak için demokrasinin tüm imkanları ile yeni yasalar çıkarmaya devam ediyor. Dışarıdan müdahalelerin elbette eksik olmadığı bu yasa tasarıları kimi zaman ülke çıkarına da olmayabiliyor. Kimi zaman ise ülke çıkarına olan bir yasa belli kesimleri memnun etmiyor ve ertesinde ülkenin çeşitli kentlerinde intihar saldırılar düzenleniyor. Zorluk sadece bununla da ibaret değil. Ülkenin doğu komşusu İran, gerekli gördüğü zaman Irak’a askeri müdahale edebileceğini çekinmeden söylerken, en güvenilir komşusu Türkiye’de merkezi hükümetin müdahale etmeye veya karışmaya cesaret edemediği Kuzey Irak’taki terörist unsurlar nedeni ile Irak hükümeti ile çoğu zaman karşı karşıya kalabiliyor. Amerikan’ın ülkenin siyaseti üzerine baskılarına ise değinmeye bile gerek yok.

Bugünlerde meclis gündemi ise tüm ülkede yeni bir karışıklığa gebe. Türkiye-Irak-Amerika arasında görüşülen Güvenlik Anlaşması (SOFA) temel anlamı ile Irak’ta bulunan yabancı ülke kuvvetlerinin 2011 yılına kadar kalacağının garantisi. Aynı zamanda bu süre içerisinde bu kuvvetlerin statüsünü de belirleyen bir anlaşma. Amerikalı yetkililere göre ilk bakışta Amerikan işgalinin devamını içeren bir anlaşma gibi görünsede temelde Amerikan askerinin ülkeyi terk edeceğini gösteren bi belge. Temelde SOFA olarak adlandırılan anlaşma “Kuzey Atlantik Antlaşmasına Taraf Devletler Arasında Kuvvetlerin Statüsüne Dair Anlaşma” olarak bilinir. Bu tür anlaşmalarla “ülkelerinde uluslararası askeri üsler kurulabileceğini göz önünde bulundurarak, bu üslerdeki görevlilerin anlaşma alanı içindeki statüleri belirlenir (Uluslarlarası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü /NATO-SOFA Uygulaması).

Bu anlaşma, bölgesel Kürt Yönetimi’ni saf dışı bırakarak tamamen üç devlet arasında bir anlaşma olarak kalması ve Barzani ile doğrudan muhattap olmak zorunda kalmaması ile Türkiye’nin bir başarısı olarak kabul edilmeli. İkincisi son günlerde önemli enerji ve güvenlik anlaşmaları imzaladığı İran’ın kaygılarını gidermeye yönelik maddeleri barındırdığı için ayrı bir öneme sahip. Üstelik Amerikan’ın İran’a olan sert yaklaşımına rağmen. Bu anlaşmaya göre Irak toprakları üçüncü bir ülkeye yapılacak saldırıda kullanılamayacak. Türkiye’nin sınırlarını ilgilendiren son derece önemli bir yasada söz sahibi olması ,üstelik Irak Başbakanı Maliki’nin yasanın içeriği ve sınır ötesi harekatın geleceği hakkında Ankara’ya özel temsilciler göndermesi bu noktada ayrı bir önem taşıyor. Çünkü ilgili anlaşma gereği 2009 yılından itibaren Irak hava sahası merkezi hükümetin kontrolüne geçiyor. Bu da, bugüne kadar Kuzey Irak’a yapılan hava harekatlarında Türkiye’nin yakın zamanda muhattabının Amerika değil Bağdat hükümeti yani Maliki ve Talabani olacağı anlamına geliyor. Yani masada kartlar yeniden dağıtılıyor.

Bu anlaşmaya daha mikro bakmak gerekirse, Kuzey Irak’taki Türkler’in geleceği de bu anlaşmada önem taşıyor. Güvenlik Anlaşması ( SOFA ) ile eli güçlenen Bağdat Hükümeti’nin Kuzey Irak ve Kerkük politikalarına etkisi artacaktır. Kerkük sadece Kuzey Irak’ın değil tüm Irak’ın en önemli şehirlerinden biri. Şüphesiz bunda da petrol rezervlerinin önemi büyük. 2003 yılından beri şehrin demografik yapısı sürekli değişiyor. Ama bölgedeki Türkler ve Araplar’ın aleyhine. 2003 yılında sekiz yüz bin olan Kerkük’ün nüfusu bugün bir milyon iki yüz bin oluğu söyleniyor. Nüfustaki bu hızlı değişimin nedeni ise bölgedeki Kürt Yönetimi’nin demografik yapıyı kendi lehlerine çevirerek, yapılacak bir referandum ile şehrin yönetiminin kendilerine geçmesini sağlamak. 140. Maddeye dayanarak taleplerini her fırsatta dile getiren Barzani, Baas Partisi’nin politikaları sonucu bölgeyi terk eden nüfusun geri getirildiğini iddia ediyor. Kerkük nüfusunun Baas döneminde bu kadar fazla olduğuna hatta bölgedeki Arap ve Türkler’in azınlık olacak kadar az olduğuna inanmak pek kolay değil. Nitekim sadece Araplar değil bölgedeki Türkler’de 140. Maddeye ve kendilerinin zorla Kerkük’ten uzaklaştırılmaya çalışlmasını kabul etmiyorlar.

Oysa şimdi 22 Temmuz 2008’de "Irak İl, İlçe ve Nahiye Meclislerinin Seçim Yasası" kabulu ile Kerkük’te dengeler değişmeye başladı. Yasanın özellikle 24. Maddesi önem içeriyor. Buna göre; Kerkük yönetimi Türkler, Kürtler ve Araplar’ın %32’şer, Hristiyanlar’ın da %4 katılımı ile paylaşılacak, Kerkük’ün asayişi Orta ve Güney Irak’tan gelen askeri güçlerle ( yani Bölgesel Kürt Yönetimi’nin güvenlik güçleri safdışı kalacak ) sağlanacak. Talabani bu maddeyi 127 milletvekilinin onayına rağmen kabul etmeyeceğini açıkladı. Oysa aynı düşünceyi bir kaç ay önce bizzat kendisi, kendisini ziyaret eden Türkmen liderlere dile getirmişti.

İmzalanacak Güvenlik Anlaşması ( SOFA ) her şeyden önce yerel siyasi kuvvetlerin etkisinden uzak Irak hükümetinin anlaşması olacaktır. Merkezi hükümetin elini güçlendirecektir. Siyasi güç dengelerinin el değiştiryor olmasının yanında, eğer siyasi çıkarlar veya federasyon isteyen bölgesel güçler varsa bunun yolunun doğrudan Amerika ile diyalog değil, Irak parlemantosu olduğunu gösterecektir. Amerika’nın 2011 yılında tamamen ülkeden çekileceğine inanırsak bu bağımsız Irak’ın ilk adımı olacaktır. Kerkük’ün durumu ve bölgeyi etkileyen 24. Maddenin hayata geçirilmesi, Kuzey Irak’taki Türkmenler’in hakları ve enerji gelirlerinin bölgesel güçlere dağılımı değişen güç dengeleri ile yeniden şekillenecektir. Hem 24. Maddenin parlemantoya sunulmasında hemde SOFA anlaşmasında büyük bir etkisi olan Türkiye belki de ilk defa Irak üzerinde askeri anlamda olmasa bile siyasi anlamda bu kadar etkili ve söz sahibi olmaya başlayacaktır. Bu sadece Türkiye’nin terörle mücadelesinde dönüm noktası olmayacak, Türkiye’nin dış politika yapıcılarının yıllarca özlemini duydukları bölgesel güç olma hayalini de gerçekleşmesi demek olacaktır.

23.11.2008

Ertürk Demirel

18 Kasım 2008 Salı

KUMDAN KALELER YIKILIRKEN YENİ BİR İRADE GEREK

Bu makale Radikal Gazetesi'nde 20.11.2008 tarihinde yayınlanmıştır:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=909130&Date=20.11.2008&CategoryID=99


Gerçekleri görmek sorunları çözmeyi kolaylaştırır. Gerçekleri görmek ise iyi bir çözümleme gücü gerektirir. Kriz dalgaları ardı ardına kıyılarımıza vurmayı, bunca senedir içinde sefa sürülen ekonomin kumdan kalelerini yıkmayı sürdürürken, son günlerde dünya piyasalarından ardı ardına gelen açıklamalar daha büyük dalgaların habercisi olmaya başladı. Piyasalardan gelen şu dört haber ile başlayalım:

Almanya 3. çeyrekte GSYİH’sının %0,5 azaldığını açıklayarak, son on iki yılın en büyük resesyon dönemine girmiş oldu. Ayrıca Almanya bu açıklama ile Avro bölgesinde, İrlanda’dan sonra resesyona giren ikinci ülke olmuş oldu.

İngiltere Maliye Bakanı Darling ekonominin gelecek yıl %1’in üzerinde küçüleceğini ( İngiliz ekonomistler bunun %2 ‘yi bulacağını söylüyorlar ) söylerken İngiltere Merkez Bankası Başkanı King kendilerini son 30 yılın en büyük ekonomik krizinin beklediğini açıklıyordu.

Amerika ve Çin’de ard arda sırasıyla 700 ve 600 mia dolarlık ekonomiyi kurtarma ve canlandırma paketleri açıklanırken Çin’de sanayi üretimindeki artış ikinci çeyrekteki %16 lık değerinden ekim ayında %8’e geriledi. Bu aslında Çin’deki talep azalmasından daha şiddetli bir azalmayı işaret ediyordu. Amerika’da ise artan işsizlik rakamlarınının yanında eylülde ithalatın %5,6 azaldığı, ihracatın ise eylül 2001’den bu yana en büyük düşüşünü yaşadığı açıklandı.

BETAM’IN ( Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi ) Avrupa’nın 2009 ekonomik beklenti raporuna göre kıtanın üç büyük ekonomisinden İngiltere, Fransa ve Almanya’nın 2009 senesi reel büyüme oranları sırası ile %-1,0 , %0,0 ve %0,0 olacak. İşsizlik oranlarının ise İngiltere’de %7,1’e , Fransa’da %9’a ve Almanya’da %7,5’e çıkacağı öngörülüyor.

Piyasada oluşan beklentiler ve hayal kırıklıkları sadece bu açıklamalardan ibaret değil. Son üç-dört aydır hammadde fiyatlarındaki düşüşlerden umuda kapılıp fiyatların düşeceği beklentisi ile iç talebin canlanacağını düşünenler nedense Türkiye’de bu hammaddelerin üretimini ve ticaretini yapanları hesaba katmıyorlar. Temmuz sonundan itibaren ağırlıklı olarak Türkiye’de üretimi gerçekleşen hemen hemen tüm hammaddelerin fiyatları sert bir düşüşe geçti. İşte bir kaç örnek: Bakırın ($/ton) fiyatı 7,633’den 4,924’ e ; çinkonun ($/ton) fiyatı 1,722’den 1,301’e, kütük demirin ($/ton) fiyatı ise 827’den 370’e düştü. İç talebin zaten daraldığı, ihracat talep miktarlarının düştüğü bir piyasada Türkiye’de imalat sektöründe önümüzdeki dönem de bir canlanma beklemek hayal olacak gibi görünüyor.

2009 yılı sadece sanayi girdi fiyatlarında ve tüketici talebinde hayal kırıklığı yaratan rakamlardan ibaret olmayacak ne yazık ki. Belki de dış piyasalar krizi atlatmaya başlarken biz kendi kendimize bir kriz yaratmış olacağız. Bunun için aslında yeterince sebep var: Yaklaşan yerel seçimler, gelecek dönemde döviz kurlarındaki yaşanacak dalgalanma ve ihracatın gelecek dönemde büyük oranda azalması ile oluşacak cari açık.

Yaklaşan yerel seçimler nedeni ile şimdiden mali disiplinin bozulacağını öngörmek çok da zor olmasa gerek. İktidarın doğu ve güneydoğudaki belediyeleri kazanmak istemesinin yanında Eskişehir, İzmir, Kilis ve Antalya’da oy toplama isteği ile bütçe harcamalarını arttıracağının sinyalleri alınmaya başladı bile. Bu seçim yarışı ne yazık ki cari dengenin bozulmasını hızlandıracaktır.

Döviz kurlarında yaşanacak gelişme ise aslında hükümetin müdahale gücünün çok üstünde görünüyor. 2008’in sonuna kadar bankaların 3,5 mia dolardan civarında bir sendikasyon kredi ödemesi varken bu rakam 2009 eylül ayına kadar 8 mia doları bulacak. Bu rakamın ise ancak %70’i ( iyimser ihtimalle ) yeni sendikasyonlarla yenilenebilecek. Piyasalardan hızlı bir döviz çıkışının olduğu bir dönemde bu, bankaların sendikasyon ödemelerinin olduğu dönemlerde zaten daralan döviz piyasasında dolar toplayarak kurlarda dalgalanmalar yaratacağı anlamına geliyor. Bu da kurlardaki dalgalanmadan yeni rantlar elde etmek isteyenler için yeni bir ekmek kapısı oluyor ki bu dalgalanmayı önlemek Merkez Bankası’nın o dönemde sahip olacağı müdahale gücüne ve motivasyonuna bağlı olacaktır. Ayrıca 2009 yılında 30-35 mia dolar cari açığın yanında piyasaya doğrudan yabancı yatırım olarak 10-12 mia dolar gireceği bekleniyor. Bu rakam büyük ölçüde özelleştirmelere bağlı olacak. Sonuçta 2009’da Türkiye’nin 20-22 mia dolarlık bir döviz açığı oluşacak. Türk bankalarının bu açığın hepsini karşılaması ise elbette söz konusu olamaz. Bu psikoloji bile gelecek seneki döviz kurlarında şimdiden baskı yaratıyor.

Türkiye ihracatının temel pazarlarından Batı Avrupa ve Rusya piyasalarındaki daralma 2009’da ihracatçılarımızın gelirlerini düşürecektir. Bu da zincirleme olarak kredi geri ödemelerini, iç piyasaya olan borçlarını ödemelerini ve fason veya taşeron çalışan diğer yerli üreticileri etkileyecektir.

2008 ekonominin kumdan kalelerinin yıkıldığı bir yıl olarak geçiyor. 2009 ise daha sert dalgalara karşı koyacak yeni ekonomik yapıların inşa edilmesini gerektirecek. Ancak bu ne yazık ki ekonominin tüm sac ayaklarını birden kurtarılması anlamına gelmeyecek: Döviz kurları, enflasyon, cari açık, sürdürülebilir büyüme, işsizlikle mücadele veya ihracata dayalı büyüme. Hangilerinde başarılı olmayı hedefleyeceğimiz aslında sürdürülebilir kalkınmayı önümüzde yıllarda da başarıp başaramayacağımızı seçmemiz de demek olacak. Elimizdeki verileri iyi çözümleyip, hem siyasetin hem de sivil toplumun iradesi ile uyumlu bir kalkınma modeli yaratmanın sanırım tam zamanı.

Ertürk Demirel

10 Kasım 2008 Pazartesi

ZİMBABWE VE TÜRKİYE

Bu makale Dünya Gazetesi'nde 06.11.2008 tarihinde yayınlanmıştır.

http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=27029&cDate=

Ülke olarak kendi coğrafyamıza, kendi sorunlarımıza o kadar gömülmüşüz ki çoğu zaman dışardan bakan bir yabancı ülke vatandaşı veya siyasetçisi için bu ülkenin kaprisli, kendi derdinden başka bir şey düşünmeyen bir ülke olarak görüldüğünü düşünüyorum.

Kabul edelim, tribünlere oynuyoruz. Bizim hem Ortadoğu hem de Kafkasya politikamızın ve bu bölgelere barış getirme çabalarımızın kendi tarihimizin ve kültürümüzün bu bölgelere kadar uzanmasından veya tarihimizin derin köklerini düşündüğümüzden değil aksine bir takım ülkelere veya Avrupa Birliği’nin kodamanlarına kendimizi kabul ettirme çabasından. Oysaki bu ülkenin kültürü ve sosyal yapısı Ortadoğu’dan Kafkaslara, Orta Asya’dan Afrika’ya kadar o kadar derinlerdeki, bu geniş coğrafyaya yapacağımız katkı sadece engin görüşlü siyasetçilerin işin başına geçmesi kadar uzak.

Ağustos ayında Türkiye-Afrika zirvesi yapıldığında açıkçası Türk Siyasetçilerinin eninde sonunda Türkiye’nin büyük bir devlet gibi kendi coğrafyasından uzak bir coğrafyada sorumluluk almaya başladığını düşünmüştüm. Ama tüm bu toplantıların ve görüşmelerin altında BM Güvenlik Konseyi Geçici üyeliği olduğunu öğrendiğimde açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Kıtadaki sorunları çözmek bir yana, tüm dünyanın soykırımla suçladığı Sudan Başkanı El Beşir bu yıl Türkiye’de en üst düzeyde karşılandı. Bu görüşmenin yapılmasında, BM Güvenlik Konseyi’nde ki Afrika kıtasının oyları etkili olabilir mi?

Kıtadaki sorun sadece devletler düzeyinde ele alınacak kadar siyasi değil aynı zamanda içinde insanlığa karşı acıma olan herkes için de içler acısı ve Sudan sadece bir başlangıç.

Son bir yıldır The Times’dan Financial Times a kadar dünyadaki bir çok gazeteci ve basın mensubu Zimbawe’den ve onun terkedilmişliğinden bahsediyor. Bir ülke düşünün, enflasyonu yüzde iki yüz milyonlarda ve son bir yılda demokrasi adına atılabilmiş tek adım muhalefetle yapılan iktidar paylaşımında iktidardaki Mugabe hükümetinin muhalefet lideri Tsvangirai’ye yüzde iki yüz milyonlardaki enflasyonu durdurması için Maliye Bakanlığı’nın verilmesinin önerilmesi. Bunu demokrasiden uzak bir siyasi tuzak olarak görmemek için hiçbir neden yok. Bu arada hatırlatmak gerek ki, son seçimlere Mugabe tarafından hile karıştırıldığına dair dış gözlemciler ve Tsvangirai’nin lideri olduğu ana muhalefet partisi Demokratik Değişim Hareketi tarafından ciddi iddialar var. En açık örnek ise bir milyon seçmene oy kullandırılmaması.

Mugabe’nin en son marifeti, tarım ve gıda alanında ülkeyi besleyen Beyaz yerleşimcileri ülkeden kovarak bir anda ülkeyi gıdaya muhtaç duruma düşürmek oldu. İktidara gelirken sömürgeye karşı aldığı tavırla halkın beğenisini toplasa da şimdi partisi ZANU ile polisi ve askeri yanına alarak bir korku devleti yaratmayı başardı. Hem de kısa bir zamanda. Bu kıta geçmişte Biafra, Raunda ve Etiyopya’da insanlığın yüzünü kızartacak acı tecrübeler yaşadı. En yakın tarihte de Kenya’da. Şimdi başkent Harare’de eğer hâla aklıselim siyasetçiler kaldıysa bir karar vermek zorundalar. Sadece ülkelerindeki beş milyon aç insana karşı sorumlulukları oldukları için değil. Bu kıtanın acilen demokrasi ve ekonomi adına iyi örneklere ve umuda ihtiyacı olduğu için. Bu sadece Mugabe ile Tsvangirai’nin mücadelesi de değil. Ülke her an komşu ülkelerde geçmişte yaşandığı gibi bir iç savaşa sürüklenebilir ve bunu durdurabilecek bir sosyal tampon da görünmüyor.

Türkiye ise bu coğrafyaya acilen müdahale etmeli. İki nedenden dolayı. Birincisi büyük bir devlet gibi sorumluluk alıp hem ekonomik olarak yardım etmeli hem de ekonomik ve sosyal sorunlarından kurtulması için siyasi liderlere ağabeylik etmeli. İkincisi ise böyle bir deneyim Türkiye’nin kendi içinde yaşadığı sosyal ve kültürel karışıklığı çözmesinde de yardımcı olacaktır. Zimbawe gibi, Doğu Türkistan gibi, Tayland gibi sorunları uluslar arası boyutlara taşınmış ülkelerin sorunlarını çözmede kazanacağı kabiliyet Türkiye’nin iç siyasetine de yardımcı olacaktır.

Ertürk Demirel

YENİ EKONOMİ’NİN* HATALARI

Bu makale Dünya Gazetesi'nde 15.11.2008 tarihinde yayınlanmıştır:

http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=27964

Geleceği kuran geçmişte yapılan hatalar ve doğrulardır. Sadece 21 Temmuz 1998 de ABD senatosu Bankacılık, Konut ve Kentleşme Komitesinde dönemin FED başkanı Alan Greenspan’ın konuşmasını hatırlatmak bile bir çok şeyi ifade edebilir: “ Ekonomimiz olumluluk döngüsünü ( virtiuous cycle ) sürdürmeye devam etti... artan hisse değerleri harcamalar ve dolayısıyla üretim, istihdam ve verimlilik arttıran sermaye yatırımlarının genişlemesi üzerinde dürtü oluşturmuştur”. Bu, ekonominin temellerinin patlamaya hazır balonlar üzerine kurulu olduğu bir dönemde, dönemin dünyada en yetkili ekonomi patronu tarafından yapılan bir yorum. Bugün yaşanılan ekonomik krizin temellerinin o zamanki ekonomi patronları tarafından atıldığına dair ufak bir hatırlatma.

Asya krizinden bir yıl sonra, ABD borsalarında şirket kârları ile hisse değerleri arasındaki uçurum hızla artarken ve ABD ödemeler dengesi hızla gerilediği bir dönemde ve tam da 1998 Rusya krizi patlak vermişken bu sözler bir çok piyasa oyuncusu için yine de umut olabilmişti. Oysa uygulanan ekonomik program oldukça basit ve kırılgandı ve bu hali ile bile bir çok yatırımcıyı ürkütmesi gerekirken ekonomik balon her zamankinden daha hızlı büyümeye devam etti. ABD de ekonomi kurmayları devasa borçlanma curcunasını destekleyip, faizleri sürekli düşürerek ve hane halkı tüketimini ve borçlanmasını arttıracak ve borsanın yukarı gidişini destekleyecek likidite girişini desteklemek ve konut satışlarını finansa etmek için hükümetin piyasaya 600 mia dolar sürmesini sağladılar. Buna rağmen bu şirketlerin toplam borçları tüm mali sektörün toplam borcu içinde %30 a kadar çıkacak kadar korkutucu olabilmişti. Mali sektörün kârlılıkları satın aldıkları ( veya satın almak zorunda oldukları ) hazine kâğıtlarının kârlılığına mahkum olmuşken bir de hükümetin sağlam bir piyasa için yapması gereken düzenlemeleri mali sektörün kârlılığını düşünerek sürekli ötelemesi zaten kırılgan olan piyasayı aslında daha da riskli hale getiriyodu.

Böylece, artan bütçe açıkları ve Amerikan halkının ve mali kuruluşların likidite ihtiyacı yurt dışı fonlarla giderilmeye çalışıldığı bir kısır döngüye gelindi. Alan Greenspan’ın olumluluk döngüsü ( virtiuous cycle ) aslında bir şekilde kısır döngüye (vicious cycle ) dönüşmüştü. Yine de bu bir çok ekonomist ve yatırımcı için olumsuzluk ifade etmiyordu. Ne de olsa Çin ve Arap ülkeleri kendileri için tasarruf yapıp, ABD mali piyasalarını fonluyorlardı. Bu durumda Amerikan halkı veya şirketlerinin tasarrufuna gerek yoktu. Öyle de oldu. Artık ekonomi yabancı yatırımcıların fonladığı ( 19. Yy. Da Alman Bankeri Carl Fürstenberg’i doğrular biçimde “aptal ve arsız fonların” ) bir tüketim makinası haline gelmişti. Bunun en riskli yanı, artan borçlarına rağmen özellikle hane halkının tasarruflarından veya sigorta gibi sosyal güvencelerinden vazgeçmeleri oldu. Çünkü borçları artan insanlar sigorta primlerini bile ödeyemez duruma gelmişlerdi.
Aslında Amerika piyasalarında bütün bu yaşananlar yani sırasıyla mali piyasaların çökmesi ve şirketlerin devletleştirilmesi 2001 Türkiye’sini hatırlatsa da aslında yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım gibi çok daha derin bir devlet ihmali ve piyasa rantı söz konusu. Üstelik işler iyi giderken ve konut piyasasında hem uluslararası hem de yerel şirketler anormal kârlar elde ederken herkes bu oyunun gönüllü oyuncusu olmak için sıraya girmiş görünüyordu. Nasıl şimdi hiç kimse suçunu kabul etmiyorsa...

Asıl gözlemlenmesi gereken alınacak tedbirler. Ekonomik krizlerin üstesinden gelirken, bulunan çözüm yolları yeni krizler yaratmamalı. Öyle görülüyorki Amerika hükümeti devletçi bir anlayışla krize müdahale edecek ve devletçi politikalarla olası krizlerden korunmaya çalışacak. Ama ya diğer önde gelen ekonomiler de korumacı bir ekonomi sürdürmeye çalışır ve piyasaları geçici bir süre de olsa içe kapanırsa? Umarım alınan önlemler yeni krizlere neden olmaz.

*Yeni Ekonomi kavramı, ’90 ların sonlarına doğru eski Fed başkanı Alan Greenspan’ın büyüyen Amerikan piyasası için bulduğu yeni bir isimdi.

Ertürk Demirel

RAWALPİNDİ’DE DEMOKRASİ HAYKIRIŞLARI

Bazen bir kelime, bazen de bir yer veya mekan bir ülkenin siyaset yaşamı için çok şey ifade edebiliyor. Yassı ada nasıl Türkiye siyasi tarihinde derin anlamlar taşıyorsa Rawalpindi de Pakistan için derin anlamlar taşıyor. Pakistan, demokrasi mücadelesinin geniş halk kitlelerine mutluluk getirmediği ender ülkelerden biri olduğu gibi yine bu çelişkiye rağmen asla bu mücadeleden vazgeçmeyen bir ülke.

Benazir Butto, 27 Aralık 2007 ‘de lideri olduğu Pakistan Halk Partisi’nin mitinginin ardından Liyakat Bağ Meydanı’ndan ayrılırken aracın açık üst kısmından halkı selamlıyor ve bu sırada duyulan üç el ateş sesinin ardından büyük bir patlama ile suikasta kurban gidiyor. Parti sözcüsü Vasıf Ali Han, Butto’nun kaldırıldığı Rawalpindi hastanesinde yerel saat ile 18:16’da liderlerini kaybettiklerini açıklarken, Pakistanlı bir çok seçmen Rawalpindi’de ikinci kez demokrasi mücadelesini kaybettiklerini düşünüyorlardı belki de. Bundan yirmi sekiz yıl önce, Benazir Butto’nun babası ve dönemin Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto yine Rawalpindi’de muhalefeti anayasaya rağmen susturmaya ve yok etmeye çalıştığı iddiasıyla General Zia-ül Hak tarafından yargılanıp idam ediliyordu. Aslında bu Pakistan ordusunun siyasete ne ilk ne de son müdahalesiydi. 1958 yılında General Eyüp Han, 1969 yılında General Yahya Han, 1977 yılında General Zia-ül Hak ve son olarak 1999 ve 2007 yılları arasında General Pervez Müşerref tarafından ordu Pakistan demokrasisine ince ayar çekmişti.

Pervez Müşerref ile uzun bir siyaset denemesi geçiren Pakistan belki geçmişe göre çok daha huzurlu ve olaysız yıllar geçirdi ama geçen her gün ve yıl şüphesiz Pakistan demokrasisinden bir şeyler alıp götürüyordu. Benazir Butto, siyasi yaşamı boyunca Pakistan’ın eski feodel yapısına karşı mücadele vermesine rağmen Pervez Müşerref’in türlü yolsuzluk iddialarına engel olamadı ve 1999 yılında görevden alınıp, yine Pervez Müşerref tarafından sürgüne gönderildi. 2002 yılında Benazir Butto’nun tekrar seçilmesini önlemek amacıyla anayasaya yeni bir madde koyuldu. Buna göre başbakanlar en fazla iki dönem görev yapabileceklerdi. Ancak gerek Batı ülkelerinden gelen baskılar gerekse Pakistan’ın içinde gelişen siyasi tartışmalar Pervez Müşerref’i, Benazir Butto ile tekrar görüşmeye zorlamıştı. Sürgünde olduğu süre boyunca babasının kurduğu muhalefet partisi Pakistan Halk Partisi’ne başkanlık eden Benazir Butto, hükümetle yapılan uzun görüşmeler sonunda 2008’de ki başkanlık seçimlerine muhalefet partisi başkanı sıfatıyla katılmak üzere 18 Ekim 2007 de ülkesine geri döndü.

Pakistan siyaseti için dönüm noktası olabilecek bu yeni başlangıç bile aslında gösterdi ki demokrasi yolunda Pakistan ne kadar çaba gösterirse göstersin bu mücadelede en çok zararı siviller görecek. Nitekim Benzair Butto’nun ülkesine döndüğü gün yapılan suikast girişiminde 138 kişi ölürken 248 kişi de yaralanmıştı. 8 Ocakta’ki başkanlık seçimleri yaklaşırken Benazir Butto’nun 27 Aralıkta bir suikaste kurban gitmesi ile seçimler 18 Şubata ertelendi.

Aslında seçimlerin 3 büyük partinin rekabeti ile geçeceği aylar öncesinden belliydi: Eski başbakanlardan Navaz Şerif’in lideri olduğu ve bisiklet amblemini taşıyan Pakistan İslam Birliği-Navaz ( PML-N ) , Müşerref’in desteklediği ve kaplan amblemi taşıyan Pakistan İslam Birliği-Kaidi Azam ( PML-Q ) , Benazir Butto’nun partisi ise tek bir okla temsil edilen Pakistan Halk Partisi ( PPP ) . Seçimler sonucunda tahmin edildiği gibi muhalefet partileri büyük bir oy oranı ile meclise en çok milletvekili sokan partiler oldular. Halk Partisi 86, İslam Birliği-Kaidi Azam 37 ve İslam Briliği-Navaz 65 sandalye kazandılar. Diğer partiler ve bağımsızlar ise 64 sandalye ile meclise girebildiler. Pakistanlı yetkililer seçimlerin büyük bir sükunetle geçtiğini açıklarken emekli general ve İçişleri Bakanı Hamit Navaz seçim günü olan olaylarda 19 kişinin öldüğünü ve 157 kişinin hayatını kaybettiğini açıklıyordu. Şüphesiz bu kayıp Pakistan demokrasi yaşamında tahammül edilebilir bir kayıptı(!)

Neyse ki demokrasi mücadelesinde verilen tüm bu can kayıpları ve akan gözyaşları sonuçsuz kalmadı. Benazir Butto’nun partisi Pakistan Halk Partisi’nin adayı eski Meclis Başkanı Yusuf Rıza Gilani 342 milletvekilinin 264’ünün evet oyu ve meclisteki “çok yaşa Butto, Butto hala ölmedi” sesleri arasında başbaşkanlığı onaylanmış oldu. Bir çokları kendisinin emanetçi Başbakan olduğunu ve Benazir Butto’nun eşinin bir süre sonra görevi kendisinden devralacağını söyleseler de geçtiğimiz eylül ayında Asıf Ali Zerdari’nin Pakistan Devlet Başkanı seçilmesi ile bu dedikodular son bulmuş oldu

Pakistan bir dönem Türkiye’nin de yaşamak zorunda olduğu demokrasi mücadelesini çok daha uzun süre yapmak zorunda kaldı. Bedelleri bütün taraflar için ağır olsa da şu anda sivil hükümet iş başında ve gelecek için umutlarını sürdürmeye devam ediyor. Zülfikar Ali Butto görevden alındıktan 3 yıl sonra Türkiye’de Kenan Evren ile sivil hükümet devrilmiş ancak kısa sürede yönetim sivil idareye terk edilmişti. Pakistan ne yazık ki Türkiye kadar şanslı olmadı. Aslında sivil hükümetin başa geçmesi ile birlikte pandoranın kutusu da açılmış oldu. Askeri idarenin ülkeyi terk etmesi ile birlikte ülke üzerinde yıllardır örtülü olan perde kalkmış ve tüm yolsuzluklar, ekonominin kötü gidişi ve ülkenin özellikle Afganistan’a yakın olan az gelişmiş bölgelerinde El Kaide ve Taliban varlığının ne kadar arttığı gözler önüne çıkmış oldu. Belki de hükümetin yeni sahipleri tüm seçim süresince karşılarında bu kadar sorunlu ve karışık bir Pakistan beklemiyorlardı. Şimdi sivil idarenin ve Pakistan demokrasisinin önünde yeni ve zorlu bir sınav var. Bu zorlu mücadele arkalarında hâla iktidara aç olan generaller ve tarikat liderleri varken çok daha zorlu olacaktır.

Tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz ise işin başka bir boyutu. Geçtiğimiz eylül ayında ülkenin döviz rezervlerinin 8 milyar dolara indiği açıklandı. Oysa 2008’in başında bu rakam 16 milyar dolardı. Bu döviz rezervi Pakistan’ın ithalatını ancak bir ay karşılayabilecek düzeyde ve Pakistan rupesi 2008 yılı boyunca %21 değer kaybetmiş görünüyor. Faizler ise %20’yi çoktan aştı. Uluslar arası ekonomi kuruluşları Pakistan’ın acil 100 milyar dolara ihtiyacı olduğunu açıklıyorlar ve bunun sadece 3 milyar doları çok yakında ödemesi gereken dış borçları için. Öyle anlaşılıyor ki iflasın eşiğindeki ülkenin durumu Güneydoğu Asya’nın siyasetini de etkileyecek. Yakın zamana kadar bölge Çin, Hindistan ve Pakistan arasında dengelenirken şimdi taşlar yeniden yerleşeceğe benziyor. Ve ne yazık ki bölgenin ve Pakistan’ın kaderi Amerika’nın yeni başkanının Pakistan’a ve bölgeye ne kadar önem verdiğine bağlı olacak. Daha kötüsü Pakistan, Taliban, El Kaide ve askeri liderler arasında yeni bir Afganistan olma yolunda geri dönülmez bir yola girmesi olacak.

Acaba Türkiye kadim dostu Pakistan’a bu en zor zamanında ne kadar yardımcı olabilecek?


30 Ekim 2008

Ertürk Demirel

KRİZ DERİNLEŞİRKEN

Bu makale Radikal Gazetesi'nde 12.11.2008 tarihinde yayınlanmıştır:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=907997&Date=12.11.2008&CategoryID=99

Genellikle devletleri yönetenler ulusal veya uluslar arası krizlerde acil önlemler almaları gerektiğini düşünürler ve bu önlemler kimi zaman krizin daha da derinleşmesine neden olur. Oysa bazen krizlerde yapılacak en mantıklı şey durup beklemektir. Hele bu kriz ülkeniz sınırları dışında başlıyor ve gücünüzün çok ötesinde önlemleri gerektiriyorsa.

Amerikan finans piyasalarında başlayan kriz işte böyle bir krizdi. İlk müdahaleyi yapması gereken ülkeler yani başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler önlem paketlerini hayata geçirmedikçe Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde vaktinden önce alınacak önlemler piyasanın daha kriz gelmeden daralmasına veya ekonominin küçülmesine neden olabilir hatta krize verilecek böyle aşırı ve erken bir tepki piyasaları çok daha kötü etkileyebilirdi. Bu anlamda, krizin başlarında eğer hükümetin bilinçli ve kontrollü olduğunu varsayarsak, Türkiye’de iktidarın yapabileceği pek de bir şey yoktu. Yangının başlangıç noktası olan gelişmiş ekonomilerde acil önlem paketlerinin neler olduğunu ve bu önlemlerin ilk etapta sonuçlarını bekleyip görmek en mantıklısıydı. AKP iktidarının ve ekonomi kurmaylarının bu bilinçle hareket etmediğini anlamak için ise krizin ilerleyen dönemlerini beklemek yeterli oldu ne yazık ki. Bu kriz, sadece Amerika, Japonya gibi gelişmiş ekonomileri değil, Afrika veya Güney Asya’daki az gelişmiş piyasaları bile etkileyebiliyorken ve tüm dünya piyasalarını tsunami dalgaları gibi devirmeyi sürdürürken Türkiye’de iktidar bu bekleyişini ne yazık ki sürdürmeye devam etti.

Dış piyasalardaki veriler size pek bir şey ifade etmiyor olabilir ama içerde, Türk ekonomisinde bu krizin yarattığı öncü dalgalar çoktan görülmeye başlanmışken önlem alınmaya başlanmalıydı.

Tüketici güven endeksi ağustos ayına kadar yükselmesine rağmen krizi elbette ilk hisseden reel ekonominin güven endeksi hızla düşmeye başlamıştı bile. Nisanda 103,2 olan güven endeksi temmuzda 96,1’e ve ağustosta 94,5 e düşmüştü. Sabit sermaye yatırım harcaması nisanda 100,7 iken temmuzda bu rakam önce 97,3’e sonra ağustosta ise 89,2’ye düşmüştü. Cari açığın büyüyeceğinin ve ekonominin ciddi yaralar almaya başladığına en büyük işaret ise ekonomisi ihracata dayalı Türkiye’de ihracat sipariş miktarlarında görüldü. Nisanda 124,3 olan ihracat sipariş miktarı ağustosta 111,1 olurken aynı dönemde toplam istihdam 110,0 seviyelerinden 100,0’e düşmüştü. Enflasyondaki yükselme ise aslında reel ekonominin göstergelerini takip edenler için hiç şaşırtıcı olmamalıydı: Sanayi girdi fiyat endeksi eylül 2007’de 77,2 iken 2008’in aynı döneminde 79,1 e kadar yükselmişti. Üstelik bu oran daha geçtiğimiz temmuzda 47,6 iken!

İç siyasetin derinliklerinde kaybolmuş bir iktidarın alabileceği elbette çok büyük önlemler olamaz. Ama halktan %47 destek alabilmiş bir iktidarın çevresinde hâla aklıselim ekonomistler veya siyasetçiler olduğunu varsaymak istiyorum. Her şeyden önce IMF ile yapılacak ihtiyati bir kredi anlaşmasının ne zararı olabilir? Sonuçta krediyi kullanıp kullanmamak Türkiye’ye kalacak ve elbette bu ekonomi için bir güven çapası olacaktır. Bugün IMF ile yapılacak bir anlaşma, BOTAŞ’ın zararları için doğalgaza ve elektriğe yapılacak zamla sanayiye verilen zarardan daha büyük bir zarar verebilir mi? Hem de iktidarın yerel seçimler öncesi kendi belediye başkanlarını kurtarması pahasına.

Bir yandan FED, Meksika, Brezilya, Güney Kore ve Singapurla swap anlaşmaları yaparken bu ülkelerin bankacılık sisteminde oluşabilecek likidite krizinin de önüne geçilmiş oluyor. Türkiye ise hem IMF ile anlaşmaya hem de FED ile yapılacak bu tür bir anlaşmaya sıcak bakmıyor. Oysa Türkiye piyasalarındaki dolar likidite sorunu artarken, 2009 yılında son 6 yılın en büyük dış borç ödemesi ( anapara artı faiz ödemesi 11,5 mia dolar ) olacak. Krizin başından bu yana Türk bankacılık sisteminden 16 mia dolar çıktığını da düşünürsek 2009 yılında Türkiye’yi 2008’den daha zor bir yıl bekliyor olacak.

Şimdi hükümetten beklenen, seçim ekonomisi içerisinde kaybolmadan mali disiplinin korunması ve alınacak önlemlerle zaten daralan dış piyasanın yanında bir de iç piyasanın daha da daralmaması. Kabul etmek gerekir ki iktidarın işi önümüzdeki dönemde oldukça zor olacak. Ancak bu ekonomimizin, zamanında alması gereken ilaçları almadığı için hastalığı ağırlaşan bir hasta gibi gecikmiş ve belki de acı veren tedavilerle iyileşeceği anlamına geliyor. Peki gerçekten böyle olması gerekiyor muydu?


09.11.2008

Ertürk Demirel