23 Kasım 2009 Pazartesi

DIŞ TİCARETTE RUBLE VE RİYAL

Bu makale DÜNYA Gazetesi'nde 17.11.2009 tarihinde yayınlanmıştır:


http://www.dunyagazetesi.com.tr/haber.asp?id=68410&cDate=


Geçtiğimiz mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile, 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar'da değişiklikler yapılmıştı. Buna göre Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı çevrilebilir dövizi tespit edip, bunun dışındaki yabancı paralar ile ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere karışmayacak. Bu karar ile özel bankaların özellikle İran Riyali ve Rus Rublesi gibi dış ticarette ağırlık kazanabilecek para birimleri ile işlem yapmasının önü açılacak.

AB komisyon raporlarının son birkaç yıldır umut verici olmaması ile birlikte iktidarın son birkaç senedir Rusya ve İran hükümetleri ile kurduğu ikili ilişkilerin bir sonucu olarak bir süredir ikili ticaretin üçüncü bir ülkenin para birimi (Euro ve dolar) kullanılmadan gerçekleştirilmesi tartışılıyordu. Hem Türkiye'de hem de Rusya veya İran'da karşılıklı bir dış ticaret yapılacağı zaman iki tarafta çapraz kur riskine katlanmak durumunda kalıyor ve hem doların hem de Euro'nun yaşadığı iniş çıkışların maliyetini üstlenmek zorunda kalıyordu. Bu açıdan düşünüldüğü zaman yasal altyapıların oluşturulması ve bankacılık sisteminin uyumu ile iki taraf içinde başlangıçta yararlı sonuçları olacağını gözükebilir. Ancak bu yeni düzenlemenin ne kadar yararlı olup olmayacağını görmek için ikili dış ticaretin derinliklerini anlamak gerekiyor.

Türkiye'nin dış ticaretine bakış

Türkiye'nin 2008 yılı dış ticaret hacmi 334 miyar USD iken bunun 132 miyar USD'si ihracat, 202 milyar USD'si ise ithalat olarak gerçekleştirilmiş ve 69.8 milyar USD dış ticaret açığı gerçekleşmiştir. 132 milyar USD tutarındaki ihracat rakamının içerisinde Rusya'nın payı %4.9 iken İran'ın payı ise %1,53 olmuştur. Diğer taraftan 202 milyar USD dolayında gerçekleşen ithalatımız içerisinde Rusya'nın payı %15.5 iken İran'ın ise %4.6 olmuştur. Bu verilere göre sadece Rusya'nın, Türkiye'nin dış ticaret açığı içindeki payı %35.1 olarak gerçekleşirken, İran'ın payı ise %8.7 olarak gerçekleşmiş.

Kendi para birimleri ile dış ticaret yapmaya karar verdiğimiz iki ülkenin, Rusya ve İran'ın 2008 yılı dış ticaret açığımız içindeki payları %43.8. Diğer bir değişle 2008 yılı sonunda gerçekleşen 69.8 milyar USD ticaret açığının 42.8 milyar USD tutarı Rusya ile olan ticaretten kaynaklanırken 6.1 milyar USD si ise İran ile olan ticaretten kaynaklanmış. Aradaki farkın bu kadar büyük olmasının başlıca nedenlerinden biri de elbette bu iki ülkenin Türkiye için önemli enerji ithalatçıları olmalarından kaynaklanıyor. Bu açıdan bakıldığında dış ticarette ruble veya riyale dayanan bir ilişki gerçekleştirmek, iki ülkede bulunan ithalatçı ve ihracatçı firmalar için kambiyo işlemlerini basitleştirmenin ötesine geçiyor. Kaldı ki özellikle Rusya'da , Türk deri ve tekstil sektörünün satışları her yıl giderek azalıyor. Buna karşın enerjiye dayalı ithalatımız ise aksine artıyor.

Türkiye'nin enerji ihtiyacını Rusya ve İran karşılıyor

Enerjide temel hedefimiz öncelikli olarak doğunun enerji kaynaklarını batıya taşıyacak ve alıcılarına birden fazla seçenek sunabilecek bir enerji koridoru haline gelmek. Bakü-Tiflis-Ceyhan, Mavi Akım, Nabucco, Musul-Kerkük, İran, Hazar boru hatlarının hemen hemen hepsinde temel amaç Türkiye'nin bölgede önemli bir aktör olabilmesi için enerji kaynaklarında da önemli bir oyuncu olması. Ancak elimizin altında ne kadar çok seçenek olursa olsun kartlar temelde tedarikçilerin elinde görünüyor. Kaldı ki doğalgaz ve petrol ithalatımıza baktığımızda, enerjide fazla bir seçeneğimizin olduğunu söylemekte güç. 2008 yılında petrol ithalatında Rusya'nın payı %36 iken İran'ın payı ise %35 olmuş. Diğer yandan doğalgaz içinde benzer bir tablo görünüyor: Rusya'nın doğalgaz ithalatımızdaki payı %63 iken, İran'ın ise %16 olmuş.

Dış ticarette dengesizlik

Tabloya bu açıdan baktığımızda Rusya ve İran'ın halihazırda ihracatımızda önemli bir payı bulunmazken, Türkiye olarak bu iki ülkeye temel ihtiyacımız olan enerjide açık bir şekilde bağımlı durumdayız. Türkiye olarak daha ihraç ürünlerimizi üretmek ve ihraç edebilmek için bir dizi maliyetler katlanıyor ve dış ticarete bu aşamada daha başlayamazken, Rusya ve İran bize sadece doğalgaz ve petrol ihraç ederek zaten bu maliyetlerimize dahil olmuş ve dış ticaretlerini gerçekleştirmiş oluyorlar.

Rusya ile ticaret ilişkilerimizde lehimize olan taraf ise müteahhitlik hizmetlerinin varlığı. 2007 yılında 3.8 milyar USD olan projelerin toplamı 2008'in ilk on aylık döneminde 2.7 milyar USD olmuş. Elbette Rus turistlerden kaynaklı turizm gelirlerini bu rakamlara dahil etsek bile dış ticaret açığını kapatmamız çok zor.

Diğer bir sıkıntı ise Rusya ile olan bavul ticaretinde yaşanan büyük düşüşlerde yaşanmaktadır. Rus hükümeti, Rusya'da yerli tekstil sanayii canlandırabilmek için bir dizi önlemler almakta. Rusya 2003 yılında bavul ticaretinde gümrük avantajlarını ortadan kaldırmış ve bavul ticaretini ise 50 kg ve 1.000 USD ile sınırlandırmıştı. Rusya'ya olan ihracatımızın önündeki en büyük sorunlardan biri de şu an bu görünmektedir.

Kazanan taraf olmak çok zor

Hem Rusya hem de İran ile olan dış ticaret ilişkilerimiz açıklandığı üzere dikkate alındığında, bu oyunda kazanan taraf olmanın çok zor olduğu görülmektedir. Ruble ve riyalin konvertibl olmaması nedeni ile ihracatçıların bu para birimini üçüncü bir ülke ile olan dış ticaretinde kullanabilmesi oldukça zordur. Değeri dolar ve Euro'ya göre oldukça değişken olan ruble ve riyal ile yapılan dış ticarette akreditif ve nakliye sürelerinin de uzunluğu göz önünde bulundurulmalı ve hem özel sektörün hem de özel bankaların katlanacağı kur riskleri iyi hesaplanmalıdır.

Merrill Lynch'in 2009 yıl sonu tahminine göre rublede değer kaybı %34, TL de ise %6 olacağı yönündedir. Bu kadar dalgalı bir para birimi ile yapılan ticarette, Türk işadamları rubleyi hızlı bir şekilde ellerinden çıkarmak isteyeceklerdir. Bu da dış ticarette özel sektörün almış olduğu kur riskini Merkez Bankası'na yüklemek anlamına gelmektedir. Merkez Bankası ise riski azaltmak ve talepleri karşılayabilmek için belli tutarlarda ruble ve riyal rezervi tutacak bu da Türkiye'ye ekonomik olduğu kadar siyasi zararlar getirebilecektir. Bölgede Rusya ve İran'ın ekonomik olarak da etkinliğinin artmasının önü açılmış olacaktır.

TL-ruble ve TL-riyal ile yapılacak ticari ilişkiler için bir öneri de ikili bir kur sistemi yaratılarak belirli bir süre kurların sabitlenmesidir. Dış ticaret açığı veren taraf Türkiye olduğu için bu kur sistemi oturana kadar ekonomiye ciddi bir yük getirecektir.

Hem Rusya hem de İran ile yapılacak dış ticarette, ihraç ve ithalat malları listesi oluşturulup reeksportunun yasaklanarak suiistimallerin önüne geçilmesi gerekmektedir.

Üç ülkenin de merkez bankaları arasında dış ticaretten kaynaklı ikili döviz bakiyelerini tasfiye eden ve temizleyen bir hesap tutulması (clearing) için anlaşma yapılmalıdır.

Temennimiz TL'nin tüm dünyada saygınlık kazanması ve dış ticaretimizi kendi para birimimiz ile yapabiliyor olmak. Ancak bu tür ikili anlaşmalarda görülen ve görülmeyen çok sayıda ekonomik tuzak ve yasal boşluk olabilmekte.


17.11.2009

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=948046&Date=11.10.2009&CategoryID=99

BİZ VE ÖTEKİLER

Her günün sonunda içimizden birileri başka birileri için ötekileşirken, biz ve ötekiler ayrımı toplumun içinde daha çok genişliyor. Her seferinde demokratikleşme, yeni toplum, yeni bir hukuk düzeni için tartışıyor olmamız gerekiyorken, “biz ve ötekilerin” ayrımında, ayrıştığımız kutuplarda, kendi çevremizde yarattığımız cephelerde ideolojilerimiz için tartışıyor hatta kavga ediyor hale geldik. Neredeyse her gün toplum hayatımıza veya siyasal düzenimize etki edecek farklı çevrelerden sansasyon haberler, iddialar gündemimize yerleşirken bütün bunları tartışıyor görünüyoruz ama aslında yaptığımız sadece öfke içinde güç ve ideoloji mücadelesinden başka bir şey değil.

Bu topraklarda geçen yüzyıllara dayanan tarihimizde her bir sorunun kökeni için farklı bir milat, farklı bir olay verebiliriz. Aleviler’in, Kürtler’in, Rumlar’ın, Ermeniler’in, Yahudiler’in var olan sorunlarına baktığımızda hepsinin farklı bir miladı, farklı bir dönüm noktası var aslında. Daha düne kadar bizim bizden başka dostumuz yok, bizi bizden başka kimse anlamaz derken gerçeklerin aslında tam da böyle olmadığı zamanla anlaşılmış oldu.

Zamanla anlaşıldı ki bizim en çok sorunumuz kendimizle yani ötekileştirdiklerimizleymiş. Bu topraklarda süregelen yüzlerce yıllık geçmişimize bakarak sorunlarımızın kökenini derinlerde arayabilir kendi kendimize yeni açmazlar yaratabiliriz. Çünkü “bizler” tarihten kendimizi haklı çıkaracak ne kadar tozlu sayfa bulabiliyorsak eminim “ötekiler”de kendilerine tozlu sayfalar bulabileceklerdir. Geçmiş her zaman tartışmaya açılabilir ve üzerine yargılara varılabilir. Ancak eğer illaki bir suçlu ve bir haklı aranacaksa eminim birileri daima huzursuz ve mutsuz olacaktır.

Cumhuriyetimiz, genç yaşına rağmen ardı ardına ihtilalleri, muhtıraları, onlarca devrim yasasını gördü. Asılan başbakanını, bakanlarını, devrim çocuklarını, sokaklarda birbirini vuran gençleri gördü. Ardı ardına Asala, PKK, Hizbullah terör örgütleri ile mücade etti. Neredeyse her beş senede bir büyük ekonomik kriz yaşadı, yıllarca enflasyonla mücadele etti. Kıbrıs’a Barış Harekatı düzenledi, komşuları ile farklı tarihlerde savaşın eşiğine geldi. Cumhuriyet’in kısa tarihi pek çok ülkenin kaldıramayacağı kadar yıpratıcı olaylarla geçmiş. Tarih sayfalarına bakarak yorumlar yaparken aslında aradan geçen bunca zaman ve olaydan sonra görüyoruz ki ne ötekiler için biz eski biziz ne de bizler için ötekiler bizim bildiklerimiz. Toplumumuz yıllar geçtikçe daha çok edilgen kalarak propagandacıların, gündelik siyasetin dalgalarının etkisine daha çok giriyor. Gündelik hayatın tüm etkilerine açık kalan toplumumuz ise bu edilgenliği ile her türlü siyasi ve ideolojik akımın etkisinde sürüklenmeye, sürüklenirken de birbirine çarpıp zarar vermeye başlıyor. Bütün haklarına sahip çıkan sorumlu bir seçmen davranışı eksikliğinde gündemi meşgul eden tartışmalar da belli grupların istediği yönde gelişiyor.

İçimizde barındırdığımız etnik, kültürel zenginlikleri kabileci bir zihniyete indirgediğimiz , dini gündelik hayatımıza tarikatlar düzeyinde yaşadığımız sürece komşumuzdan bizi yöneten siyasetçilere kadar ötekileşmeye, birbirimize yabancılaşmaya devam edeceğiz. Toplumumuzun bütün bu yabancılaşma hastalığı içinde içimizde umutlanmamızı sağlayan bir çok neden elbette var. Bunun yanı sıra atalarımızdan kalma önyargılarımızdan kurtulmamız, toplumun sorunlarına çağdaş yorumlar getiriyor olmamız gerekiyor. Birlikte huzurlu bir şekilde yaşayabilmek için birbirimize saygı duymayı da öğrenmemiz gerekiyor.

ATTİLA İLHAN'I ANLAMAK.

Ölümünün 4'üncü yılı anısına.

1941 Şubat’ında daha 16 yaşında iken , bir kıza verdiği Nazım Hikmet şiiri nedeni ile TCK 141. Maddesine aykırı davrandığı için tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı Attila İlhan. 1944 yılında Danıştay kararı ile okuma hakkını tekrar kazandı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken, Paris’e Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmaya gitti. Aynı zamanda bu ilk yurtdışı deneyimiydi. Gençlik yılları, manevi dünyasının şekillendiği ve düşünce dünyasını içinde yoğurduğu yıllardı. Aslında içinde büyüdüğü ülke ile kendi fikir dünyasının gelişme evresi arasında da paralellik vardı. Tek fark , içinde büyüdüğü ülke kominizm ve batıcılık akımları arasında giderek iç siyasi tartışmalarda sıkışıp kalırken, kendi fikir dünyası ise giderek evrensel bir boyut kazanıyordu.

1940’larda Türkiye’de serbestleşme hareketlerinin başlaması ile çağdaşlaşma hareketleri yeni bir aşamaya gelmişti. Siyasetin içindeki devrimci atmosfer, Atatürk Devrimler’inin topluma yerleşmesi ile hızını kaybetmeye başlamış ve son yirmi otuz yıldaki modernleşme hareketleri ile kominizm korkusunun tetiklediği dini ve gelenekçi akımların geleceğinin sorgulanmasına neden olmuştu. Sonuçta toplumda iki grup siyasetin içinde belirgin bir şekilde hiç olmadığı kadar farklılaşmaya başladı. “Durumdan hoşnut olmayan devrimciler , yeni ve daha da köklü reformlar yapılmasını istiyor, muhafazakarlar ise bazı teknolojik yenilikler lehine görüşlerini bir derece değiştirmiş olmakla birlikte , devrimlere kesinlikle karşı koyuyor, kültürün yeni bir değerlendirmeye tabi tutulmasını istiyorlardı”(1). Ülkede çok partili sistem ile Türkiye’nin gelişmesi yönünde farklı politikalar ve fikirler öne sürülüyor ama hiç biri Amerika veya Rusya’nın dışında olan bir çözümden bahsedemiyordu. Diğer yandan Demokrat Parti ile Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bu yana ilk defa ülkede ekonomik ve kültürel bir sıçramadan bahsedilmeye başlanmıştı.

Attila İlhan’ın ilk defa tutuklandığı 1941 yılında , Milli Eğitim Bakanlığı da yeni bir uygulama ile Dünya edebiyatındaki 600 eserin Türkçe’ye çevrilmesini sağlamıştı. Özellikle sol eğilimli düşünce akımlarına karşı hoşnutsuz olan siyasi yapıya rağmen, batının fikir ve kültürünün Türk toplumuna yerleştirilme düşüncesi böylece o dönemde de devam etmişti. Bir tarafta dünya görüşü nedeni ile yasaklanan ve gizli gizli okunan Nazım Hikmet varken diğer tarafta Orhan Veli, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Cahit Külebi gibi edebiyatta yeniyi veya Anadoluculuk akımını getiren edebiyatçılar yer almaktaydı. 1948 yılında , kendi imkanları ile çıkardığı ilk şiir kitabı Duvar ise henüz genç yaşta tutuklanmasının düşünce dünyasındaki yansımalarını gösteriyor bizlere: /ben bir duvarım hiç güneş görmedim/ sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar/ yüzümüz benek benek tahta kurusundan/ ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar/ - kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim/ - sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan/ - dilim dilim sırtımdaki yaralar/ ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim/ biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar/ bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk/ ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar/

Türkiye’de yaşadığı yıllarda yazıları nedeni ile sıklıkla başı polisle derde girdi. 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısı nedeni ile Paris’e dönmek zorunda kaldı. 1950 li yıllarda İstanbul, İzmir ve Paris şehirlerinde oldukça sık zaman geçirmeye başladı ve ismini Türkiye’de yavaş yavaş duyurmaya başladı. İzmir’de yaşadığı dönemde Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler’i aynı dönemde yayınladı. Düşüncelerini yazıp, toplumla özgürce paylaşamayan fikir adamlarından sadece biriydi Attila İlhan. Paris tecrübesi her seferinde onda o yıllarda Türkiye’de yaşanan Laik-İslamcı, Batılı-Kominist tartışmalarını dışarıdan daha iyi gözlemlemesini ve fikir dünyasından geçirmesine yardımcı oluyordu. Yurda döndüğü her seferinde ise kendine has ulusalcı bir üslup ve Atatürkçü bir düşünce geliştiriyordu. Kendisinden bir kaç on yıl önce Paris’e giden Yahya Kemal’in 1932’de verdiği bir konferansta aynen söylediği gibi Paris’e alafranga gidip alaturka dönmüştü!

Yaşadığı dönem itibari ile genç cumhuriyetin aydınlanma dönemine katkıda bulunmak için geç bir dönemde yetişse de şiirleri kadar Türk siyaseti ve toplumunun düşünce yapısına etki edecek fikir ve yazıları olmuştu: “Türk aydını dediğimiz kişi, Batı’nın manevi ajanıdır” diyecek kadar cesurdu, aynı zamanda “Batı diye bir şey yoktur. Bu hayali bir kavramdır. Almanya Almanya’dır, Fransa Fransa’dır. Birleşik bütünleşmiş Batı diye bir şey yoktur” diyecek kadar da Türkiye’deki Batılılaşma akımının karşısında eleştirel bir bakış açısıyla durabilmişti.

Günümüz iki kutuplu Türk siyasi yapısı içinde ise, Attila İlhan’ın TRT-2 de uzun yıllar devam eden Zaman İçinde Yolculuk programındaki, 3 Nisan 2004 tarihli yayınında Türkiye’deki siyaset yapısı ile ilgili çarpıcı bir yorumu akıllarda kalıyor: “...İlerici olmak batı kültürünü savunmak demektir -Ki buna laiklik diyorlar-. Eğer sen batı kültürünü savunuyorsan ilericisin. Memleketin eski kültürünü savunursan -buna da İslamcılık diyorlar- o vakit sen gericisin yahut sağcısın. Bu doğru bir tarif değil. Asıl mesele bu çıkarları kim koruyor, kimin çıkarları korunuyor? Demokrasinin yapısı temeli bu. İlericilik gericilik bu değildir. İlericilik demek büyük halk çıkarlarının menfaatlerini korumak, onları yoksulluktan kurtarmak, refaha kavuşturmaktır. Sosyal demokrasiden kominizmin dibine kadar hepsi bunu savunurlar. ...Biz bir partiye oy veriyoruz, bu liberal diye değil yahut bu sosyalist diye değil; bu laikliği savunuyor, bu dini savunuyor bu batıyı savunuyor bu doğuya savunuyor diye oy veriyoruz. Bu ancak sömürgelerde olan bir anlayış biçimidir. Bağımsız ülkelerde böyle bir seçim olmaz. Batı kültürüne ilerici diyen sadece sömürgelerdir. ...Batı kültürü hümanizmi alır, rasyonalizmi alır. Bunlar metodlardır, düşüncelerdir. Batı kültürü değildir. Sen kendi kültüründen bunları üreteceksin. Sen bunu yapmıyorsun onların dediklerini aynen uygulamaya kalkıyorsun, öbür taraf buna tepki gösteriyor ve benim ülkemin kendi kültürü olmalıdır diyor ve bunu yapmaya gayret göstermiyor ve dinine sarılıyor. Diğeri de ona diyorki sen İrticasın. Burada çok yanlış bir oyun oynanıyor. Bu tanzimattan önce oynanan bir oyundur. Tanzimattan önce de bizi bu oyuna sokmuşlardı. Sonucu hepiniz biliyorsunuz. ...Bunun tek yolu ekonomisi politiğe dayanan yani memleketin çıkarlarına dayanan iktisadi manada olayı anlayıp partilerimizi ona göre kurup, ona göre seçmektir.”

İkinci dünya savaşının ardından çok partili hayata kapılarını açan Anadolu’da, Aydınlanma Devrimi’ni demokrasi tabanında yeniden kazanma sınavını veren bir Türkiye’de yaşıyoruz. İlhan Selçuk’un 1997 Strasbourg Sempozyumu’nda söylediği gibi; “Türkiye aydınlanma olgusunu devrim ve karşı devrim gelgitleri arasında yaşıyor(2). Attila İlhan ise bugün fikirleri ile gelgitlere karşı koymaya çalışan kumdan bir kale belkide sadece.

(1) Kemal H. Harpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.268 ( Baskı; Ekim 1996 )

(2) Server Tanilli, Türkiye’de Aydınlanma Hareketi; Dünü, Bugünü, Sorunları; 25-26 Nisan 1997 Strasbourg Sempozyumu, s.42 ( Baskı; Nisan 2003, 5. Basım

11.10.2009

48 YIL GEÇTİ

48 yıl geçti. Hasan Polatkan ve Adnan Menderes’in idamı için türlü gerekçeler sunulurken Fatin Rüştü Zorlu’nun yargılanma süreci ve idam gerekçeleri oldukça ilginçti. Aradan geçen tüm bu süre boyunca dış politikanın şahin hariciyecisinin dış güçler ve iç dinamikler tarafından idam cezası ile susturulduğu söylentileri , mahkemenin kayıtlara geçen idam gerekçelerinin önüne geçti.

1974 yılında Ecevit hükümeti’nin garantör sıfatı ile Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmasını sağlayan Zürih Anlaşması’nın (11.02.1959) ve yine Türk Toplumu’nun Kıbrıs Adası’ndaki haklarını koruyan Londra Anlaşması’nın imzaları dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile atılmıştı. Ayrıca 1957 yılında Kıbrıs Türkleri’ni EOKA terörüne karşı korumak için Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasını yine Fatin Rüştü Zorlu sağladı. Hariciyede pasif politikalara son verip, başta Kıbrıs olmak üzere bir çok konuda Türk Dış Politikas’nının çehresini değiştirmeye çalıştı.

Yıllardır hariciyede Fuat Köprülü (1950-1956) ile devam eden dış politika çizgisini terk edip şahin bir politika izledi. Londra Konferansı’nda Kıbrıs Adası’nda İngiltere ile birlikte Türkiye’nin de söz hakkı olduğunu ısrarla savunmuştu. İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan Kıbrıs’ın İngiltere’nin bir iç sorunu olduğunu dile getirirken, Zorlu bu konunun İngiltere ve Türkiye arasında karar verilebileceğini savunmuştu. Kıbrıs konusunda Yunan gazetelerine “Ya Kıbrıs’tan ya da Türk dostluğundan vazgeçmelisiniz” diyecek kadar Türk dış politikasının çehresini değiştirmişti.

16 Eylül 1961 yılında idam edilirken , idam sehpasında yaşananları Tarık Güryay anılarında şu şekilde yer vermiştir :

“Zorlu, ölüme gerçekten zorlu bir metanetle gitti. O kadar ki, hatta mahut gömleğin üzerine giydirilişinden sonra, kendisine dini telkinde bulunan hocanın, Arapça kelimeleri telaffuzda düştüğü hataları düzeltti. Kollarını arkadan bağlarken, başsavcıya son bir ricada bulundu. Ellerinin önden bağlanmasını istedi. Fakat bunun kanunen imkânsızlığı kendisine anlatıldı. Beraberce sehpaya doğru yürüdük. Ne masaya, ne de masa üzerindeki sandalyeye çıkarken yardım istedi. Hatta heyecandan eli titreyen cellâda: "Oğulum ne titreyip duruyorsun? İlmik senin değil, benim boynuma geçecek" dedi. Sonra adetâ kendisini uçsuz bucaksız bir boşluğa atar gibi: "Allah memleketi korusun, haydi Allahısmarladık!" dedikten sonra, ayaklarının altındaki sandalyeyi itmek işini de kimseye bırakmadı. Boyu uzun olduğu için, ayakları masaya basmıştı. Cellât masayı itti. Ona bu kadarcık da iş düşmüş bulunmasaydı, Zorlu sanki asılmış değil, intihar etmiş olacaktı.”

Aradan 48 yıl geçti. Demokrasisi istiklal savaşı ile kurulmuş bir devletin, iç ve dış politikada istiklali için mücadele etmiş siyasetçisini idamının utancını yaşamaya devam ediyoruz.


17.09.2009